31 Aralık 2010 Cuma

Yatış.

İnce bir hilâl olacak bu gece karanlığında göğün,

Eğer başını kaldırır bakarsan.

Var olanlar,

Yalnızca gördüğün, işittiğin, tattığın, dokunduğun,

Ve kokladığınla mı sınırlı sandın?

Oysa orada duran bayağı büyük bir gerçeklik var.

Hep yok saydığın.


Burada hemen ellerinde,

Yumduğun avucunda, hissetmiyor musun yaşamı?

Nabzını hayatın, duymuyor musun?

Sonra yattığında yere boylu boyunca,

Bıraktın avuçlarını açılsın, dolsun gökyüzü içine.

İzin verdin gevşemesine parmaklarının,

Ve koyuverdin kendini yerin çekimine.

Nefesin kendiliğinden gelip giderken

Şaşmadın mı? Nasıl da sürüyor yaşamın.

Sen ne yaparsan yap soluğun kesilmiyor.

Ölmüş gibi uzansan da buz gibi taşa,

Olmuyor, taklitten öte değil.


Ama bir gün, bir an, var ki;

İşte o görmezden geldiğin,

Hani hiç bilmemezliğe geldiğin o koca hakikat.

Bitirdiğin, ve başladığın...

Ölüm.


Umâ. 2010, aralık, 31.

29 Aralık 2010 Çarşamba

Yeni.

Evet, hiçbir şey aynı değil. Ne de farklı. Bir yandan hayat süregiderken, yoğun olarak duyumsanan ise bir şeyler hiç de gitmemekte. Duruyor. Orada öylece dikilmiş. Duygular. Daha önce de pek çok kereler dedim, hem de dinledim, hem de okudum, öğrendim… Duygular nasıl oluşur. Algı mekanizmasına gelen uyaranlar anı birikimiyle muhatap olup, zihinde nitelendirilip, sonucunda duygu oluşuyor, kısacası.

Kimi duygular inatçı. Kimiyse dönüşüveren. Gizli, gizli bağımlı ediyor insanı kimisi. Bunlardan birine sevgi demişiz. Ve bu sevgiden baş veren başka isimli duygular da mevcut, ama az, ama çok. Bu aralar kafamı kurcalayan insanların duyguları eşit midir? Hem nicelik bakımından, hem nitelik. Dün M. ile derin bir sohbete daldığımızda ona da açtım konuyu. Pek bir yere varamasak da, yaşantılarımızdan çıkarımlar, karşılaştırmalar, derken epey yol aldık.

Gelelim yine orada dikilip duran kısma. Gitmeyen. Bir türlü değişmiyor gözüken. Misal şu ara içinde bulunduğum hâletiruhiye. Annemi dünya gözümle görmemeye alışma dönemindeyim. Bunun ne çok faydaları varmış. Hayatı tiye almaktan, ota böceğe kadar her zerreye artan şefkate kadar iyi bir şey ölümle yakından yüzleşmek. İlk günlerdi, elimdeki tüm ölümü işleyen spritüel kitapları devirdim. Bu defasında bambaşka anlamları bularak okudum hızla. Hayatımı bir daha, bir daha sorguladım. Sonra öyküler dönemim başladı, geçen güne dek sürdü. Yaşama dair ama yaşamın içinde yitmeden yazılanları okudum bir bir.

Cumartesi’ydi, 3 gün evvel. Çeşitli meditasyonlar çalışıyoruz. Birinde, hoca sırayla sevdiğiniz birisini, sonra nötr bulduğunuz birisini ve sonra zor ilişkiniz olan birisini seçin dedi. Nötr? Düşündükçe bulamadığımı fark ettim. Mesela, köşedeki bakkal olabilir, yoldan geçen biri olabilir. Nafile her birine bir duygu besliyorum. Ama az, ama çok. Derken M. ile sohbetimizde bundan dem vurdum. O da hayretle fark etti, böyle birini bulmak ona da zor geldi. Nötr. Sana hiçbir duygu vermeyen biri.

Yaşadıkça, yaş aldıkça, yaşlandıkça, duygular silsile oluşturuyor. Girdaba dönüşüyor. Bazı bazı insanı boğabiliyor. Yoga pratikleriyle, bunlardan özellikle meditasyonla, anı birikimlerini, hatıralar sandığını temizliyoruz. Bunlardan arındıkça, duygularımız da öyle bizi sarsacak denli etkilemez oluyor. Daima yepyeni, taptaze oluşumlarla hafifliyoruz. Huzurlu bir mutluluk, yaşamımızı sürerken zemin olabiliyor.

Onun için bilgelerin gülüşü bizi sarar,

gözlerinde parlar samimiyet

ve kalbinden akar bize şefkat.

Lama Yeshe. http://www.lamayeshe.com

13 Aralık 2010 Pazartesi

Annemin narı.

Annem yok yanımda o sıra. Kamaradere’deyim. Annemin o özel vurgusuyla sevip okşadığı minicik nâr ağacı, boyuna bakmadan meyvesini vermiş. Bereket timsali nar. Canım nar. O sıra annem yok yanımda. Şimdi de olmadığı gibi. Bu sefer ki yokluğu neden farklı hissediyorum?

Hâlbuki o şimdi benim kanımda canımda. Bunu daha önceleri hissetmediğim gibi iliğimde kemiğimde yaşıyor annem… Ve babam da beraber. Yürüyorum yolda onun ani gidişiyle beraber; dönmemecesine ayrılışından sonraki bir vakit. Sokaktayım. Hava buz gibi diyorlar. Hissetmiyorum soğuğu. Tek duyduğum hücrelerimin bana seslenişi. Buradayız tatlım; canımız, kanımız sende akıyor. Annem ve babamın sesi bu anlaşılan. Ne kuvvetli bir histi bu yarabbi.

Meditasyon inzivasına çekilmeden hemen önceki hafta annem bir gece bana iç dökmüş, nasıl da babamı özlediğini sayıklamıştı. Böyle anlar çok enderdi. Geçmiş zaman kullanıyorum şimdi. Kolay değildi anacığımın duygularını ifade etmesi. Korkuyla burkulmuştu yüreğim. Belki de o korkuyu görüvermiştir gözlerimde, ben bunu saklayarak ne ben ne ablam dolduramayız ki onun yerini annem. Demiştim. Şaştı kaldı bu söylediğime. Hiç olur mu? Sizin yeriniz bambaşka elbet! Canımsınız benim!

Orası neresiyse gidilen… birbirlerini bulsunlar diye diliyoruz ablamla ben.

Sonra bütün o prosedür silsilesi esnasında; bütün o telefon silsilesinde, bir an için duyumsanan o hep varolacak saydığının boşaltıverdiği alanda, o koskoca boşlukta, bir bir birikiyor minicik başsağlıkları, iyi dilekler, teselliler, tüm o sevgi sözcükleri doluşuveriyor, sanki o dev boşluğu doldurma çabasındalar. İrili ufaklı kaynaşıyorlar. Onlar sırtını dayayacağın bir iskemle arkalığı sanki. Oysa sen sırtını dayamaya bile muhtaç olmadığın bir varlığın eksikliğindesin.

Sordum kendime, ne farkı var? Burada, orada, nerede? Varoluş bu mu? Yok oluş ne? Duyularımızın şu kısıtlı algılayış mekanizmasında, cismen mi aramalı varoluş sihrini? Anlarım var ki kahroluyorum yokluğundan. Sonra da yine kabulleniş yetişiyor imdadıma. Yine yolda yürüyorum, belki o bahsettiğim günle aynı gündü; ilk kez doğmuş duydum birden kendimi. İlk kez basıyorum sanki yere. Annemle babam beni mezun etmişler gibi… mi desem; yahut, haydi kızım artık kendi başınasın. Hoş geldin dünyaya. Bunun gibi bir şey. Hatta bir çeşit mutluluk kapladı yüreğimi. Ve huzurla andım tatlılarımı, sevgili annemle babamı. Verebilecekleri her şeyi verdiklerinden emin, etrafımda uçuşuyorlar, ışık ışık, pır pır titreşiyor o yok oldu sanılan varlıkları her yanda.

Geçen hafta tam bu sıraydı. Annemin ruhuna okunan dualarla başımı kaldırdım göğe; uçan kuşlar vardı. Sanki o da onlarlaydı. Pırıl bir gök, birkaç ağaç dalı, sessizlik, dirilten bir temiz hava, ne tenha ne kalabalık, sükûnetle uğurladık annemi… buluşmak üzere.



30 Kasım 2010 Salı

Yarın bambaşka bir gün.

Bu sonbaharda pek yazmadım. Hayat gailesi denir ya, bu var başımda. Şimdi de, gidiyorum tekrar. 10 gün yokum… 10 günlük yıllık olağan oturma inzivası. Gaileden sıyrılmak yani.

Vakit gelmiş. Yarın öğlen Şile’ye hareket. Bu sefer çok kalabalıkmış kurs… En son duyduğuma göre 120 kişiymiş. Neden? Bin kere anlatsam her defasında yeni keşifler doğuyor dilime yazarken. Yazarken ben yahut anlatırken ya da ders esnasında, yeni bilgiler hakikaten doğuyor belleğimde. Neler olacak orada? Saydım, her gün 10 saat meditasyon çalışıyoruz, en az. 9,5 gün tamamen böyle. Ayrılma gününden bir evvel biraz azalıyor saatler; ve konuşma serbest artık. Büyü bozuluyor. Yani toplamda 95 – 100 saat meditasyon yapılıyor. Harika!

Bu kursta, dikkatimizi tam kapasiteyle kendimize çevirebilmek için, dışla iletişimimizi yok denecek denli azaltıyoruz. Konuşarak, yazarak, işaretle, bakışlarla ilişki kurmuyoruz. Sessizce kendimizi dinliyoruz. Kendi kendimize kalmışçasına yaşıyoruz bu 10 günü. Algılar açıldıkça açılıyor. Zihnin faaliyetini görmezden gelmeye mahal kalmıyor. Bittiğinde hiçbir şey eskisiyle aynı değil. Dönülen ev, gidilen iş, buluşulan arkadaş, okşanan hayvancık, koklanan çiçek, aynı değil. Aynı, ama değil. O vakit anlamaya başlıyorum, algılamak yeterli değil yaşam mucizesini kavramaya. Kavrayış sonsuz bir süreç hem. O inziva boyunca kendini seyreder oluyorsun. Kendini tanıdıkça, başkasını daha bir tanıyor insan. Kendini buldukça gerçeği bulmak mümkünmüş gibi bir hal geliyor.

Krişnamurti yakamda. Hakikat yolları olmayan ülke! Buracıkta duran hakikati bulabilecek miyim? Bulduğumda bunu anlayacak mıyım? Sonra ne kalır ki geriye? Hakikati bulana bu hayat dar mı gelir? Yoksa, sonsuz bir okyanusta mı duyar insan kendini? Görmek hakikati kendimi gördüğüm aynada… mümkün mü?

Bunların cevabı hiç yokmuş. Olmamış. Olmayacak. Bilebildiğimiz bu yaşam düzleminde henüz kavrayışımız öyle kıt.


böyle bir kursla ilgilenenlere: http://www.tr.dhamma.org/

25 Kasım 2010 Perşembe

Bilgelik Kartı

Bilgelik, gelgeç başarılardan etkilenişimizin ötesine geçmemize yardım eder.” Önümde, klavyemde “geçici” olarak duran bu notu okuyorum. Arka yüzünde bir melek tasviri bulunan kartı, geçen gün bir Hintli bana çektirmişti. Tam da o günüme uygun bir mesaj olduydu -hep öyle olur ya. Kartı okuyup anladım, çantama attım; sonra bugün hızla bilgisayarın yanından geçerken klavyeye tutuşturuverdim.

Ne zaman bilge oluruz? Herkes olur mu? Nasıl olur? Hepimiz bilgeyiz denilir. Bunu gerçekleştirmenin yolu kendi hayatımızı incelemek olabilir. Kendi üzerimizde çalışmak olabilir. Kendimizi tanımaya başlamak olabilir. Ve sevmeye başlamak kendimizi. Olduğu gibi görmek, bunu kabul etmek, yavaşça evrilmek… Değişim. Bunların yolları çok çeşitli. Geçen gün alıntıladığım Krişnamurti mesajındaki gibi, hakikate giden bir yol yok galiba. O zaten burada duruyor.

Her şey tahminimizden de basit.

Olabilir mi?

Bazıları, Krişnamurti, Dalai Lama, Gandhi, Şivananda, gibi “bilge”dir. Bunun aşamaları mevcut. Kimi Niranjananda gibi doğuştan seçilmiştir, bilge doğmuştur. Sonrasında durmamış kendini daha geliştirmiştir. Kimileriyse daha bir farkındalıksızlıkla doğar, sonra belki kendini geliştirir, kendi çapında bilge olur. Ama o da bilgedir işte. Kimisiyse, cahil doğar, belki yaşamı boyunca bir türlü kendini bulamaz, bilgelik mutlaka vardır yine de, bazı noktalarda ortaya çıkıverir… Buna kendi bile şaşar. Ve bilim adamları, sanatçılar var. Onların bilgeliği, ürünleriyle insanlara verdikleri ilhamdır, yaşama kattıklarıdır. Sezgisel bilgi, doğar durur sanatçının içine.

Hayat çok basit... Olabilir mi?

“… gelgeç başarılar…” yani dünyevi kazançlar. Şunda birinci olmak; ya da sonuncu. Bugün de eve ekmek götürebilmek. Cevap yapıştırmak. Yahut, kazanamamak. Herhangisiyse, fark etmez, sonuçta bundan etkilenmek kısmı var daha önemlisi. Kendini bir şey sanmak da desem bir, egosunu kabartmak da. Ya da egonun aç kalması. Bu ego tümden kötü değil elbet. Bunda da yin-yang dengesi söz konusu. Egonun iyi yönleri mevcutsa da, çoğu kısmı pek hayrımıza olmuyor. Kendimizi ayrı hissettiriyor en başta. “Ben”, “benim” kavramları istila ediyor... Kendimizi ve üstelik her yeri, ortalığı kaplıyor. Reklamlar bundan besleniyor. Sonra daha, dahalar baş gösteriyor. Kıskançlıklar uç veriyor. Kin, nefret, hoşgörüsüzlük, gibi mutsuzluğa zemin olan duygular.

Bu duyguların oluşumu ayrı bir hikâye! Düşünce zincirleri, zihin, egoyu yaratan zihin, yani düşünce dalgaları. Kısaca duyguların oluşum süreci şöyle: dıştan gelen etkiyi duyularımız alıp iletiyor, bunu algılayan zihin, önce tanımlıyor, sonra önceden birikmiş olan izlenimler, hatıralar, izler silsilesindekiler doğrultusunda, bu etkiyi yaftalıyor, yargılıyor, iyi, kötü, tehlikeli, sevimli, çok şeker, ne iğrenç, sıkıcı, ferahlatıcı, vs.

Bu kadar basit olabilir mi her şey?

Günlük başarılarımızdan etkilenmenin ötesine geçmek? Bunlardan nasıl etkilendiğimize ve etkilendikçe neler olduğuna göz atabiliriz. Mesela başaramadık, en basiti bu bizi mutsuz eder büyük ihtimal. Mesela başardık, bu bizi mutlu eder büyük ihtimal. Şimdi misal, mutlu olduk; hemen ardından yine mutsuzluk gelecektir. Çünkü keyiflenen biz, sarkaç kanununa uyarak biraz sonra olandan ihtimal hiç hoşlanmayacağız. Dünyanın en basit kanunu, fizik kanunu hem; yogada raga-dveşa dediğimiz kavrama geldi sıra. Yani “hoşlanmalar-hoşlanmamalar”. Yaşamımızı yönlendiren yegâne kural.

Evet, bu kadar basit! Tek bir kural hayatımızı yönetir. Bu tek kural hayatımızı zindan da eder.

Yok canım! Ben hiç de öyle yapmıyorum. Daima başkalarının isteklerini göz önünde tutarım. Vs. Diyenler olabilir bunu okurken. Oysa -tarafsızca- kendimizi birkaç gün izlediğimizde görmeye başlayacağız… Şimdi dışarı çıkmak istemiyorum. Şimdi olmaz. Yarın bilmem neyi görmek istiyorum. Yok, çay istemiyorum. Bir kahveye hayır demem. Dün canım istemeye, istemeye zorla bilmem nereye sürükledi beni. Kaç kere dedim, bunu sevmiyorum, anlamıyor! Bayıldım çocuğun tipine. Gelmediği iyi oldu canım, zaten pek sevimsiz. Gelmeni çok isterim. İstemem. Severim. Sevmem. Binlerce bu ya da benzeri cümleler uçuşur zihnimizde. Bir dikkat edin, biraz zihninizi yoklayın. “İstesek” de “istemesek” de bu bir hakikat. Yolları olmayan ülkeden yani… Hakikat denilen.

Hakikat bu kadar basit! Olabilir.

Met cezir, sevme-sevmeme, çekme-itme. Bu zıtlıklar sarkacın iki ucu gibidir. Ne kadar uca fırlatırsak, sarkaç öbür uca aynı hızla döner. Ne zaman uçlara dek savrulmayacağız, ne zaman ki hızımızı azaltacağız, o vakit zihnimiz durulup, belki biraz daha dengeli, biraz daha huzurlu yaşama olanağını bulacağız.

Çalışırsak… Olabilir gibi görünüyor.

19 Kasım 2010 Cuma

8 Ekim 2010 Cuma

Herhangi Bir An'da

Geçen akşam özlediğim öğrencilerime yoga çalıştırıyorum. Balasana’da dinlenirlerken, aklıma düştü bir zamanlar okuduğum bir yorum. Meditatörün birinden, “…yogada meditasyon filan olamaz, hele de zor bir duruştayken beden gevşemez, zihin de öyle…” minvalinde satırlar. O burada yoga duruşlarını kastediyordu, asanaları. Patanjali sutralarından 2. Bölüm “Yoga ve Uygulaması”nı anlatır. Bu bölümün özellikle 3 sutrası asanayı tarifler. Sutralar özlü sözler olduğundan genellikle ustaların açıklamalarına, yorumlarına ihtiyaç duyulagelmiştir. Swami Prabhavananda ve C. Isherwood’dan buraya alacağım özet açılımlarıyla beraber:
46. Duruş (asana) sağlam fakat rahat bir pozisyonda oturmaktır.
Öncelikle asana ile burada padmasana olarak geçen lotüs oturuşu kastediliyor. Bağdaş kurmanın bu varyasyonunda ayaklar karşıt uylukların üstlerine yerleştirilir. Bunun getirisi, kişinin omurgasını rahatlıkla düz tutarak sakince oturabilip, bedeni tümüyle unutabilmesi. Baçlangıçta hiç de kolay değil. Bir yogi için dik duruş kesinlikle gereklidir. Zihin derinlere daldığında, omurga boyunca ruhsal bir akımın yükseldiği hissedilir; haliyle bu akımın rahatça geçip yükseleceği yer dik ve açık tutulmalı.

47. Asana bedenin doğal eğilimlerinin kontrol edilmesi ve sonsuz üstüne meditasyon yapma vasıtasıyla sağlam ve rahat hale gelir.
Çoğumuz pek de doğru durmayız ve fiziksel gerginlik artar. Bundan ötürü, asanalar dikkatle çalışılmalıdır. Hedef, bedenin son derecede durağan ve bir o kadar gevşemiş olduğu çabasız bir uyanıklık halidir. Sonsuz üzerine meditasyon yaparak zihni sakinleştirmeliyiz. Bunu hayal etmekte zorlanırsak, gökyüzünün enginliğine odaklanılabilir.
48. Ondan sonra kişi artık duyusal deneyimin ikiliklerinden rahatsız olmaz.
Yani, Bhagavad Gita’nın ifadesiyle, “zıtlıklar çiftleri”, fenomen dünyasının görünürdeki ikilikleri, sıcak-soğuk, zevk-acı, iyi-kötü, gibi. Benim buraya nacizane ekleyeceğim, yoganın 8 kolundan pratyaharanın yani duyuların geri çekilmesinin de bu sutrayla ilgili oluşu.
Şimdi, bu anımsatmadan sonra, bahsedeceklerime geliyorum.
Geçtiğimiz ayı Hindistan’da Neyyar Dam Şivananda Aşramı’nda geçirdim, ve dönüş tarihimi Istanbul’da gerçekleşecek olan bir atölye çalışmasına göre ayarladım. Hevesle beklediğim usta yogi Dharma Mittra geçen hafta 3 günlük bir eğitim verdi. İlk gününde yogayı etraflıca anlattı. Onun da vurguladığı, tüm yoga çalışmalarının bizi meditasyona hazırladığıydı. Amaç meditasyon, evrensel bilince ermek yani yoga yani birleşme/bir olma hali. Ustanın dediği gibi “spiritüel” çalışmalar emek ister. Ahlak kurallarına uyacaksın (yamalar, niyamalar), düzenli egzersizlerini (asanalar, pranayama, gevşeme) yapacaksın, yediğine içtiğine dikkat edeceksin (vejetaryen beslenme), düzenli meditasyona oturacaksın, gibi uygulamalar.
Esas olan cehaletten kurtulma, bu dünyanın faniliğini sindirip, ardında yatan engin bilgiye açılma. Sözkonusu ettiğim akşam dersime dönüyorum; herkes balasanada, altına ayaklarını toplamış, alnını yere bırakmış, sakinleşiyorlar. Diyorumki, işte bedenle yapılan bir yoga duruşu, ve zihin eğitimde. Bir yoga dersi süresince asanalara, nefes ve gevşemeler eşlik eder, kişi hazır oldukça meditasyon eklenir. Düşünüyorumki, bu aynı günlük hayatımıza benziyor. Burada onun provası var. Ne yapıyoruz burada? Zor bir yoga duruşunu ele alalım, ne oluyor o esnada? Bir kere yogada elzem olan teslimiyet var, hocanın yönlendirmesine teslim olarak başlayıp, o duruşta kıpırdamadan kalmaya niyet ederek duruşa teslim oluyoruz, her şeye karşın nefesimizi sakince sürdürmeyi öğreniyoruz; sonra, etraflıca farkındalığımızı geliştiriyoruz; her iki ayağımıza, bacaklarımıza, her iki el ve kollarımıza, ensemize, başımıza, karnımıza, sırtımıza, göğsümüze, hatta yüzümüze ve muhtemelen iç-organlarımıza hakimiz… bu öyle hemen gelişmiyor, yavaş yavaş gelişiyoruz yogada. Farkındalığımız yükseliyor. Günlük yaşam koşturmacasında da başlıyoruz, elimize ayağımıza, nefesimize hakim olmaya. Nefes ile zihin birbiriyle yakın ilişkide. Nefes hakimiyeti, zihin kontrolünü kazandırıyor. Tepkiselliğimizin azalması, alacağımız tepkileri de azaltıyor, değiştiriyor, ilişkilerimiz düzeliyor. Gün içinde yaşantıladıklarımız daha bir meditasyona evriliyor, yaşamımız giderek daha bütün hale geliyor.
Provasını yaptıkça gerçeği buluruz. Yogada derinleştikçe, keşfedilecek koskoca bir dünya buluruz. Her bir yoga uygulaması, bilgi okyanusundan, damla damla, belki dalga dalga, içimize evreni doğurur.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Bağımsızlık üzerine


H. ile beraber geçen birkaç saatin ardından baktığımda ortada koca bir bulut vardı. Bir fikrin bulutu. Hem gölge hem ışık oynaşıyor içinde. Bağımlılıklardan kurtulmak, ama ruhen üstesinden gelmek minvalinde yazdığım blogun ardından gelen dostumun değindiği fikrin o ağırlaşan bulutu.
Diyorki, “seni sevdiklerin sen yapar, seni bağımlılıkların sen yapar, seni sen yapanlar yaşatır, sevdiklerinle içinde sevgi enerjisi artar, yaşamanın anlamı olur.” Mesela kediler... ki benim en zaafım olan nokta. Frekansımız tutuyor bir kere. Zaaf olarak görmek yanlış, derinlemesine koşulsuz sevmek, şefkatle sevmek bu. Hemfikiriz H. ile. Diyorum ki, öte yandan bu bağımlılıklar değil mi bizi mutsuz kılan. Yo, bunu kendime söylüyorum H. gittikten epey sonra. O buluta bakarak diyorum.
Evet bu tarz hayatı sürdürürken oldukça zor ruhsal bağımsızlığı geliştirmek. Ne yapıyoruz ilk gençliğimizde başlayan bir çabayla? Kendimize ait bir dünya yaratıyoruz. İçinde şu müzik olsun, biraz kitap okuma, bilmemhangi kafede müdavimlik, şu okula gitsem şöyle fıstık gibi bir iletişimci olsam,.. ilerleyen yaşla beraber başlayan; biraz da spor koysam yaşantıma fit kalırım, artık bilmemkimden bıktım artık aramasam onu, evet küresel ısınmadan korkuyorum ama yine de bırakamıyorum şu sigarayı, çocukların okulu! hem çamaşırda yumuşatıcı da kullanmayarak üstüme düşen sosyal sorumluluğumu yerine getiriyorum, daha ne?, ama televizyonsuz da dünyadan haberim olmaz ki,.. kazandığım nereye uçup gidiyor?..
Böyle uzayıp giden hayat gailesinde, sen düşünceyi üretmesen de dış sesler sana bağırır: “Hadi bak şu film geldi kaçırma!” “Bu seferlik hayvancağızların canını unutup, biraz döner ye!” “Aslında koltukların ne kadar eskidi, al! Bunlar bilmemkaç taksitle!” “Yaşlılıkta garantili davran, sigortalan ikinci bahar! Öde, öde, öde! Sonra biz sana bakarız.” Ancak poliçede, küçük puntoyla yazılı onlarca madde arasında sıkışıp kalmıştır: “Biz senin göz ameliyatını karşılamayız katarakt olunca. Vitamini de ödemeyiz. vs”
Her şeyi ilk başta severek yaparız. Her şeyin ilki en tatlısıdır. Zihin buna bayılır. İlkler. Sonra rutine biner her şey. Zihin bunu da pek sever. Zihin klasifiye eder, depolar, böler, çarpar. Neyi sevmez? Meditasyonu. Zihin kendine gem vurulmasından hiç hoşlanmaz. Bunu bir kez başardın mı, işte mutluluğu tadarsın. Ne olur? Ara. Antrakt. Yaşam filminde açılan bir pencere. Boşluk. Nefes almak. Zihin de sonrasında daha sakin verimli olur. Parlar. Kandırmak gerekir biraz zihni, şımarık bir çocukmuşçasına terbiye etmek. Sonra? Bakarsın sevmediklerin pek de fena sayılmazmış. Bakarsın sevdiğini, bağlandığını yitirdiğinde kabullenmek daha bir kolay.
Ruhen bağımsızlaşmak. Bu sevdiklerinden uzaklaşmayı gerektirir mi? Galiba bazen gerekiyor. Belki bir gün, düşmanımı çocuğumdan farksız sevebilmem mümkün olur. Ancak henüz o kadar olamıyorum. O sebeple sevdiklerimden uzaklaşıp biraz daha eğitmem lazım kendimi. Hissedebiliyorum, sınırlı sayıda derin sevginin yerine geçecek olanı, her bir şeyi şefkatle, derinden sevmenin tarifsiz mutluluğunu. Çekinik yaşam, buna yarayabilir. Henüz gücümü toplayamıyorum; ama umudum var.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Samadhi: Yogik Eforun Zirvesi -4


İçsel gerilimlerden nasıl kurtulunur? Yoga çalışmadığınız, zihninizi içe döndürmediğiniz ve duyularınızı kontrol etmediğiniz sürece, gerilimlerinizden kurtulamazsınız. Duyular ve zihin yok edilemez. Tutku ya da arzu, kutsal olanla şeytani olan arasındaki savaşın köküdür. Öyleyse duyuları dizginlemenin ve zihni ve arzuları hissetmeyi baskılamanın bir faydası yok. Eğer ruhsal huzur, ulvî sükûnet, yahut nihaî ebedî huzur istiyorsanız, o zaman bağlılıkları yakmak veya yoketmek ve bağımsızlık sanatını mükemmelleştirmek durumundasınız. Memnun edici şeylerden hoşlanma ve nahoşlardan hoşlanmama olmamalıdır. Fiziksel, zihinsel ya da entellektüel bağımsızlığın size pek faydası olmaz. Ruhsal bağımsızlık esastır.
Anadi vasana stoğu tükendiğinde, mükemmel bir denge ve huzur hali gelir. Ne iseniz o olursunuz. Şimdi farkında olduklarınızın yine farkında olursunuz. Samadhi mutlak algı, zeka ve tetiklik durumudur. Samadhide, herşeyi uyanık halinizdeki gibi, tanır ve bilirsiniz. Normal ayrımsama algınızı sürdürürsünüz, ancak, zihinsel, politik, sosyal ve seksüel taraflılığınız olmadan; fiziksel, zihinsel ve iç zeka krizlerinin üstesinden gelirsiniz.
Samadhi sonrasında kişi pasifleşmez. Daha ziyade, çok güçlü ve aktif hale gelir. Günlerce süren ağır iş onu yormaz. Uyku haplarına ve yatıştırıcılara ihtiyacı kalmaz. Trajedik ve keyifli olayların etkisi yoktur. Keyif ve hüzünde, ölüm ve doğumda, kayıp ve kazançta, aşağılanma ve onurlanmada, dile düşmekte ve meşhur olmakta, hep denge vardır. Kişi tarif edilemez bir sükûnetle doludur. Saadet deneyiminin kucağındayken deneyimlediğinizi derin uykunun huzurunda deneyimlemiş olmalısınız, ve hiç bir şey sizi rahatsız etmez. Derin uykuyla samadhi arasındaki tek fark, uykuda bilinçsizsiniz, samadhideyse her şeyin bilincindesiniz ama yine de sakin, dengelenmiş ve neşelisiniz. Bu en yüksek sükûnet, huzur ve neşe halini bir düşünün!

YOGANIN DİNAMİĞİ, BÖLÜM 1 -AÇIKLANAN YOGA Swami Satyananda Saraswati

22 Ağustos 2010 Pazar

Samadhi: Yogik Eforun Zirvesi -3


Birinin meditasyonda ilerlediğinde hissedeceği en büyük gerilim onun en iç bedenindedir. Bağımsız ruh vahşi doğadadır. Dışadönük duyular bağımsız ruhun huzurunu alır götürür. Bağımsız ruh, akıl dışı, rahatsız, ve uyuşuk hale gelir. Ataletten ötürü bağımsız ruh dünyevilikte dolanıp durur. Bağımsız ruh gölgelerin, hırsın, vs, ardından koşar ve huzur için gereken dört unsuru boşverir. Nihai huzur arayışında, kutsal kişilerin eşliği, içgözlem, ruhsal çalışma ve içsel sessizlik, bu yola koyulmakta gerekli dört faktördür.
Bu gerçek gerilimin başladığı noktadır. Şimdiye kadar, zevki dünyada tattınız, arzu, tutku ve ihtiras geliştirdiniz. Şimdi savaşınız tembellikle, rehavetle ve miskinlikle. Ayrıca, zihnin görünmez güçleriyle, bilincinizdeki çelişkilerle de savaşmalısınız. Gelişmek için, sadakât, ruhsal yaşamsal kuvvet, sürekli tetiklik ve her daim farkındalık elzemdir. Ruhsal çalışmanız devamlı ve tempo sabit olmalıdır.
Bazen tetiklik ve farkındalık bozulur. Rehavet tarafından gölgelenir, tetiklik gevşer çünkü duyular çok güçlüdür. Balığın, geyiğin, fillerin ve yılanların yalnız bir duyusu aktifken, ve bu onların sıklıkla hayatlarını yitirmelerine sebepken, insanın beş güçlü duyusu vardır. Duyularına teslim olmuş bir adamın kaderini düşünün.
Kişi hiç gecikmeden, samimiyetle ruhsal çalışmaya alışmalıdır. Eğer ruhsal çalışma programınızı ertelerseniz, o hiç bir zaman hayatınıza girmez. Sürekli tetikliğin ve ruhsal uyanıklığın eksikliğinden ötürü, ruhsal kişilik unutulur gider. Bundan dolayı, her zaman “uyanık kalın”. Arzu, öfke ve hırs içimizde gizlenmiş büyük eşkıyalardır ve kutsal hazinelerimizi yağmalarlar. Bu sebeple, her vakit dikkatli olun.

YOGANIN DİNAMİĞİ, BÖLÜM 1 -AÇIKLANAN YOGA Swami Satyananda Saraswati

5 Ağustos 2010 Perşembe

Küresel ısınma ve et üzerine 10 çalışma

Eğer üzerinde yaşadığımız dünya hakkında biraz düşünen biriyseniz, başlığa tıklayarak ulaşacağınız çalışmaları, biraz vakit ayirip okuyun.

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Zihnin Gerçek Doğası

Zihnin henüz yaratılmamış doğasının yüksek zeminini fethetmek için, kaynağa gitmemiz ve düşüncelerin kökenini tanımamız gerekir. Aksi halde, bir düşünce ikinci düşünceyi doğurur, ikinci düşünce bir üçüncüyü, ve bu böyle sonsuza dek sürer. Biz sürekli geçmişten anıların saldırısındayız ve gelecek için beklentilerle sürükleniriz, ve şimdiki anın farkındalığını kaybederiz.
Varoluşlar çarkına bizi ayartan kendi zihnimizdir. Zihnin gerçek doğasına kör olarak, bu doğanın manifestasyonları olan düşüncelerimize hemen yapışırız. Bu, farkındalığı, ben ve öteki, arzulanan ve tiksinilen, vs gibi katı kavramlara dönüştürür. Samsarayı* işte böyle yaratırız.
Ama, eğer, düşüncelerimizin katılaşmasına izin vermek yerine, onların boş olduğunu anlarsak, o zaman, zihinde doğan ve kaybolan her düşünce, boşluğun kavranışını hiç olmadığı kadar daha belirgin hale getirir.
Kışın tam ortasında, soğuk gölleri ve nehirleri dondurur; su öyle katılaşır ki insanları, hayvanları ve arabaları taşıyabilir. İlkbaharın yaklaşmasıyla, toprak ve su ısınır ve çözülür. O zaman buzun sertliğinden geriye ne kalır? Su yumuşak ve akıcıdır, buz sert ve keskin, yani bu durumda onların aynı olduklarını söyleyemeyiz; ancak, farklı olduklarını da söyleyemeyiz, çünkü buz suyun katılaşmış halidir sadece, ve su da yalnızca buzun erimiş hali.
Bunun aynısı etrafımızı saran dünyayı algılayışımız için de geçerlidir. Fenomenin gerçekliğine bağımlı olmak, cazibe ve tiksintinin, zevk ve acının, kazanç ve kaybın, ün ve ünsüzlüğün, kıvanç ve utancın eziyetine uğruyor olmak, zihinde katılık yaratır. O zaman yapacağımız şey, içimizde yaşayan özgürlük suyunda buzdan fikirleri eritmek.
Tüm samsara ve nirvana fenomeni bir gökkuşağı gibi belirir, ve bir gökkuşağı gibi herhangi somut bir mevcudiyetten yoksundur. Boş olan ve aynı zamanda fenomenal dünya gibi beliren gerçekliğin saf doğasının bir kez farkına vardınız mı, zihniniz aldanma gücünün altında olmayı keser. Eğer, düşüncelerinizi doğdukları gibi kendiliklerinden çözülmeleri için nasıl serbest bırakacağınızı biliyorsanız, onlar, bir kuşun gökyüzünde hiç bir iz bırakmadan uçuşu gibi, zihninizden geçip gideceklerdir.
Bu sadelik halini koruyun. Eğer, mutluluk,başarı, refah yahut diğer hoş durumlarla karşılaşırsanız, onları hayal ve illüzyon olarak addedin, ve onlara bağlanmayın. Eğer, hastalık, iftira, yoksunluk ya da diğer fiziksel ve zihinsel çilelere uğrarsanız, cesaretinizi yitirmenize izin vermeyin, ama şefkatinizi uyandırın ve sizin derdiniz yoluyla tüm varlıkların acısı tükensin diye dileyin. Hangi şartlar oluşursa oluşsun, ne kıvanca ne ızdıraba düşmeyin, ama özgür ve rahat kalın, sarsılmaz sükûnetinizi koruyun.

Dilgo Khyentse Rinpoche


* samsara: doğum-ölüm döngüsü.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Dürüstçe farketmek

Nihayetinde anlıyor muyum? Öğrendim mi? Yani, gerçekten başıma “bişey” geldiğinde, “hiç dert değil!” diyebilmeye başladım mı? Mesela ciddi bir hastalık olasılığında, yahut büyük bir kayıpta. Hayatın gailesi bunun için olmalı. Başka ne anlamı olabilir? Geldik gidiyoruz. En tuhafı burada neden varolduğumuzu anlayana kadar geçen zaman. Zaman kavramı da ayrı bir konu.
Sonunda bir bilebilince bitiyor “her şey”. Hoşçakalın. Ve merhaba. Yepyeni bir ufuk açılır önünde. Şaşıp kalırsın nasıl farketmemişsin bunca yıl? Nasıl da görememişsin şu tabak gibi uzanan manzarayı! O kadar net ve katışıksız.
Böyle olmalı sonrası. Bunu hayal ediyorum ben. Hani dağa çıkarken yokuşta kulakları tıkanır insanın ve yutaktan hava pompaladığında “tıss” birden açılır kulakların. Yahut bulanık gören gözlerini ovalayınca, netleşir görüntü. Bunun gibi olduğunu zannediyorum. Aydınlanmanın ya da ölümün böyle bir tarifi var bende. Denilir ki, ölüm anı en yüksek samadhidir, farkındalığın doruğu. Ölüm konusu hep öteleniyor modern yaşamda. Sanki hiç olmazmış. Herkes ölür. Ama ben! Düşünmek bile istemiyorum! Hepimiz bir mucize bekleriz. Sınava yeterince hazırlanmadan gireriz ve “Ah! Belki de yüksek bir not alırım.” Bunu gerçekten umabiliyoruz işte. Medet ummak var bir de. Kendimizden medet umacağımıza, dışımızdaki herkesin göreviymişçesine bize yardıma koşmasını beklemek. Böyleyiz evet. Biraz kendimizi incelediğimizde hepsi var hepimizde. Farkındalık. Farkındalık. Farkındalık. Bu az buz bir şey değil. Boşuna temcit pilavı olmadı bu “farkındalık” lafı. Böyle yazıları okurken anlıyoruz, evet. Ama entellektüel olarak. Hatta iyi ihtimal, “Evet ya, ne kadar da doğru!” diyoruz. Sonra? Unutur gideriz.

Meditasyon boşuna değil. Daha geniş anlamıyla yoga boşuna yok. Hatta inançla yapılan pek çok dini uygulama da hiç mi hiç boş değil. Bunlar yani “uygulama”lar, en önemlisi. Niye acaba gelmiş geçmiş tüm yüce öğretenler “uygulama, uygulama, uygulama” diyorlar? Sebep basit. Kendimize şöyle bir dönüp bakmadıkça nasıl tanırız kendimizi? Nasıl tanırız insan ve zihin doğasını? Ressam geri çekilip resmine mesafeli bakar, tekrar yaklaşır, müdahelelerini yapıp bir daha uzaklaşır bakar. Görmek için. Müzisyen bestesini dinler, dinler, tekrar dinler. Kulağa hoş gelmeyen tınılar mı var? Meditasyona oturduğumuzda, konsantrasyon aşamasını takiben “kendi”mizi, gerçek doğamızı bulmaya başlarız. Yoga asanaları, doğru beslenme, gevşeme, nefes, yoganın tüm uygulamaları meditasyon için var. Yoganın en yüksek uygulamasıdır meditasyon. Meditasyon yogadan başka bir şey hiç değil. Yoga geniş bir hayat bilgisidir, nefsi terbiyedir.
Ölümü deneyimlemeden daha önce benzerini deneyimleme şansımız var demek ki. Korkuların kökünde yatan ölüm korkusunu yenme şansımız da var anlaşılan. Gevşeme çalışmasında da benzeri bir durum yaşanır. Bırakmak. Nefesini salarken, izin vermek her şeylerin yitip gitmesine. Bir yogi her gün ölürmüş. Gevşeme yatışının da ismi buna işaret eder: Şavasana, yani ölü pozu, ceset duruşu. Bedeni öyle bir gevşetiriz ki cansızmışçasına yayılır yerde. Çözülme başlar. Tüm dertler uçar gider. Her yogasana çalışmasının sonuncusu şavasanadır. Hangi ekol olursa olsun böyle.
Böylece ölüm gelip kapımızı çaldığında bir şansımız vardır. Önceden kestirdiğimiz bir durumdur. İpucumuz elimizdedir. Ölümü bir travma olmaktan çıkaran bir şans olabilir düzenli bir meditatör olmak.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

uzun ince bir yol



önceki ben'den midir, karmamdan mıdır, kimbilir; çocukluktan yoga hayatımın parçası oluvermiş; onsuz yaşamak nasıldır? bilmiyorum. uygulamalarımda fasılalar da var, derin bir hoca özlemi de. belki yoga bir kitapla bana geldi, ama başımda bir hocam olmadan, iç dürtüm beni yönlendirdi hep. neredeyse bilinçsizce devam ettim. ta ki 2003'e dek. dünyanın öbür ucuna, yeni zelanda'ya gittiğimde yoga sınıfında ilk kez öğrenci oldum. bir hoca nedir öğrenmeye başladım. ross howatson, ilk hocam. o sıra bikram yoga öğretiyor. her gün dersteyim. param yetmediğinde evde de devam ediyorum elbet. sonra aynı stüdyoda melanie'nin dersi. başka bir yoga, adı bilmemnenanda... sonradan iyice ezberliyorum: Şivananda Yoga.
ilahi gibi birşeyler söylüyor dersin başında ve sonunda, kalbim güneşi gören ayçiçeği gibi. biliyorum bu benim yolum. omuz üzerinde ters durup sanki sonsuza dek kalıyoruz; aynı kendi kendime çalıştığım gibi bunda da yerde epey vakit geçiriyoruz, esnetmedik yerimiz kalmıyor, uzun uzun sabırla asanalarda kalıyoruz, doya doya yoga :) sonra her şey duruyor, bitiş gevşemesinde boşlukta süzülüyoruz.. işte bunu hiç denememiştim bir başımayken. düşünce iyice uzakta kalmış.
acele etmiyorum karar vermeme gerek yok. başka yogalar, hocalar deniyorum, bir yandan da bikram ve Şivananda'ya devam. melanie'den -o esnada yapacağıma hiç de inanmadan- nasıl, nerede eğitmen olduğunu öğrendim. bir gün baktım ki uçuyorum, altımda giderek yakınlaşan kara parçası inmek üzere olduğum ana: Hindistan. motherIndia. aşık olduğum baharat ülkesi. doğumdayım, ana rahminden çıkıyorum ilk kez. gerçeklik denen şeye adım atıyorum galiba. hep dediğim gibi aklî niyetim "yoga öğretmeyi öğrenmek"ken, sonsuzluğu buldum orda ben.
ilk ilk ilk kez bütün oldum 199 kişiyle, swamilerle, yılan ve aslanlarla, trimurti'yle, dağla, güneş ve ayla, sessizlikle, sesle, sıcakla, sinekle, çiçekle,.. hiçlikle heplikle... sene 2004. mülkiyetsizliğin beni nasıl da hafiflettiğine şaştım. dönüşte attım pek çok eşyayı. döndüğümden bu yana kesintisiz öğretiyorum -demek utandırıyor beni- çünkü öğreniyorum, bilmediğimi öğreniyorum. koskoca okyanus'un kıyısında durmuş, diğerlerine suya adım atsınlar diye sesleniyorum. bunu hissediyorum yoğunlukla. bazen yoga yolumda ilerlerken, başka bişiler de giriyor yaşamıma, hepsi de gerekli anlaşılan. ama beni saptırmasınlar, bir buna gayretim var. nereye gidiyorum? gündüz gece, gündüz gece, gündüz gece. iki kapılı bir han mı? hangisinden girdim? hangisinden çıkacağım? bilmiyorum ne haldayım, gidiyorum gündüz gece.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Samadhi: Yogik Eforun Zirvesi -2

Akıl, farkındalığın zihinsel örüntülerinden oluşan bir yığındır. Her bir farkındalık kalıbı çıkarıldığında veya yokedildiğinde, kalan bilincin en yüksek halidir ve insanın iç huzuru deneyimlediği yer burasıdır.
Modern insan gündelik yaşamında gerilim hisseder. Şehirlerin yoğun mekanik yaşamı, endüstriyel gelişmeye bağlı izdiham, aile problemleri – tüm bunlar onun artan geriliminin tabanını oluşturur. Gerilim, iki kuvvetin aksi yönlere çekmesiyle ortaya çıkan durumdur. Belirli bir şey yapmayı istediğinizde, içinizden bir güç sizi bundan caydırır. Bu gerilimdir, yahut psikanalistlerin açıklayacağı şekilde, ego ve süper-ego arasındaki çatışmadır.
İçimizde, kötü unsurlar olduğu kadar ulvîler de bulunur. İçimizdeki karanlık ve ilahi güçler arasındaki savaş esas gerilimdir. Bir psikolog, belli yöntemlerle sizi rahatlatacaktır, ama o zaman, anadi vasana denilen, tükenmez ve atıl, bilinçdışı olan-olmayan eğilimler birikimi vardır. Bir psikolog bu birikimi tüketmenize yardım edemez. İşte burada yoga bize yardıma gelir. Onun sağaltıcı, zihinsel, ruhsal, gaip ve psişik değeri vardır.
Gerilimlerinizden kurtulmak isterseniz, öncelikle kendinizi yatıştırmalı ve rahatlatmalısınız. Gerilimin ilk, son ve orijinal sebebini öğrenin. İçimizdeki karanlık ve ilahi güçler arasındaki sürekli mücadeledir o gerilim – şeytan ve Tanrı arasında. Yoga yoluyla, zihinsel, adalesel ve duygusal gerilimler kalkar ve içteki bu sonsuz kavga sona erdiğinde bir aşama gün gibi doğar. Bu ulvi ılımlılığın en üst halidir. Geçici ölümün bununla bir ilgisi yoktur. Yoga, hayatı daha güçlü kılmaya, içimizdeki uyuyan dehayı uyandırmaya, içgörü kazanmaya ve “üçüncü göz”ü (önsezi merkezi) faaliyete geçirmeye yardım eder. Bu üst-bilinçlilik durumudur.
Gözlerinizi kaparsanız, içinizde boşluk ve karanlık hissedeceksiniz ancak samadhinin yogik durumunda hem içsel, hem dışsal farkındalığınız yerindedir. Mâmafih, bu, en yüksek samadhi değildir. En büyük samadhi, zihnin dengesidir, yalnızca bilincin dengesi değil. O akli denge değildir. Bazen, kendinizde hiç bir gerilim hissetmediğinizde, aslında gerilim bilinç seviyesinden bilinçaltına ya da bilinçdışına geçmiştir.

YOGANIN DİNAMİĞİ,
BÖLÜM 1 -AÇIKLANAN YOGA
Swami Satyananda Saraswati

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Fesleğenin her dem taze olduğu bir yer.

Bugüne ve pranayamaya, dayıcığımın mutfaktan kulağıma çalınan sesleriyle başladım. Yogasanalara geçerken ben, baktım giyinmiş yazlığa kedileri beslemeye gideceğini söyledi. Derken uykusundan zıplayıp Serdar da ona katıldı. Ara verip, pencereden uğurladım onları. Yalnızım ya, şımararak, Satyananda’nın çalıştırdığı gevşeme, surya namaskar ve yoga nidrayı çalıyorum. Yüksek sesle. Onunla çalıştım bir süre daha; sonra ilahiler (chanting/mantra) eşliğinde sürdürdüm. Epey uzun bir sabah. Nefisti, konsantrasyonum yalnız olunca iyice yükseldi.

Geceki düşünceler. Önceki 3-4 günün gizli gerilimi tükendi. Düşünceler halen var, ben salatamı hazırlamaya başladığımda. Ama çarpışmıyor, çaresizce oradan oraya zıplamıyorlar, uslu uslular.
Telefon. Sevgili E. Geç sabah saati. Dharma yoldaşlarımdan biri. Konuşuyoruz, bazen sonsuza dek konuşabilirmişiz gibi oluyor onunla. Ama derinden derinden konular, deşelenip dipten kalkan tortuları konuşuyoruz. Geleceğe dair, bugünkü anatema. Gitmek isterken ben, 4-5 gündür bir duraladım. Buraya sığmaz şimdi, detay ıvır-zıvır; görünen yüzüyle hayat gailesi denir. Neyse. Belki de giderim ama rahatladım. Biraz daha çözüldüm galiba.
Hem bu “an”da olabilirken, öte yandan nasıl da başka bir yerdeyim ben? Yani buradayım, an be an farkındayım yaşadığımın. Öte taraftan, diyorum ki manastıra gidicem Dilgo Rinpoçe’m beni bekler. Halbuki keşiş olmamışım ki... keşişmişçesine hak(k) aranıyor muşum. Onu gördüm içerimde tohumlanıp duran öykünmeyi farkettim. 10 -12 yıldır içimde artık filiz vermek üzereymiş bu keşiş olma merakı. Belki önceki yaşamlarımdan kalmış, belki değil, ama yüzeye geliveren tortu bu oldu. Geçen cumartesi grup meditasyonu sonrasında yavaşça ayılmaya başladım buna. Ertesi gün, yani dün iyice göstermeye başladı kendini. Bu sabah suyun yüzünden toplayıp attım.
Anlaşılan ihtiyacım biraz olsun tek başınalık. Birazcık. Dış uyaranların şiddetinin daha az olduğu bir yer. Rahatlama. Telefonda bunları da konuştuk. E. hazır olmayabileceğimden dem vurdu. “Nepal’e gitmek” yoksa bir fenomen mi oluvermiş? Yoksa ben bu tatlı lamaların enerjilerini mi emicem gidince o diyarda? Telefonu kapadık.
Devam ettim... salata hazırladım. Üzerine pencerede yeşeren fesleğenleri serptim. Fesleğen aşkım benim. Geriye sarıyorum... küçükken bir fesleğen saksım olduğunu hatırlıyorum. İlk göz ağrım. Belleğimde kalan bu iz mi beni o kadar mutlu kılan şimdi?
Ama, huzur tam da şu an bu fesleğenin mis kokusunda işte, taze yeşil renginde, biberli tadında, kaygan dokusunda. Ve, deniz bir diğer aşkım. Her dalışımda sessizliğine aşık olduğum, hafiflediğim tuzlu mavi-yeşil su. Henüz izini sürüp sürüp kaynağını bulamadığım tutku. Denizle, fesleğen yanyana. Sıcak, kuru sıcağın insanı buhar eden hafifletme gücü. Işığın çılgınca yağışında renklerin coşkusu, ve bazı anlarda körleştirmesi insanı. Buram buram kokular. Sağır edercesine öten ağustos böceklerinden hiç bıkmadım oralardayken. Sonra, her şeye kadir keçiler dolanıyor özgürce etrafta. Sabah köründe suya dikkatlice girerdim, uykularında suyun içinde sallanan minik balıkları ürkütmemek için usulca hareket ederdim...
Yoksa... fesleğenlerin hiç solmadığı diyara mı gitmeli?

20 Haziran 2010 Pazar

Sağlam Bir Zemin Mi? :D

Gece olmuş. Tek başımayım, bir otel odasında. Zihnim şaşırmış durumda. Bütün bir gün boyunca dizginlenmiş... hem günlerdir sürüyor bu hiçe sayılma. O an bunu hiç umursamıyorum. Ne de olsa daha önceleri de benzeri çalışmalarım olmuştu. Bir çeşit alışkanlık. O anda önemsediğim şey içimden yükselen, elimi kolumu bağlayan bir duygu. Korku. Neden korktuğumu pek net göremiyorum. Sadece iliklerime işleyen şiddetli bir soğuk dalgası gibi. İnceliyorum. Daha önce böyle bir şey hissettiğimi hiç hatırlamadan şaşkın seyrediyorum “kendi”mi. Bir yandan yatağa girmek uyumak üzere hızla hazırlanıyorum. Yatak sanki dışardan daha da soğuk. Ama yine de çabucak içine girip uykuya dalmak lazım. Sabaha karşı erkenden tekrar meditasyona kalkmak üzere. Tüm gün süren meditasyonlarda en sevdiğim kısım sabahları.
Bursa’da, Uludağ’dayız, geçen yazın ilk ayı. Vipassana Meditasyon Kursu'nda. Bir inziva modeli. Gün ilerlediğinde dışarısı mis gibi, yeni baş veren taptaze çiçecikler buraların ilkbahar müjdecileri. İlk günlerimizde henüz gonca bile değilken sımsıcak güneşe hızla açılıyorlar şimdi. Sessiz bir ilişki var tüm katılımcılarla doğa arasında. Hepimiz 10 gün süresince konuşmamayı, diğerleriyle fiziksel temasta bulunmamayı, göz kontağı kurmamayı, okumamayı-yazmamayı, çalmamayı, hiç bir canlıya zarar vermemeyi, sessizce tüm meditasyon çalışmalarına katılmak için gayret etmeyi kabul ederek buradayız. Ne verilirse onu yiyoruz. Sabah kahvaltısı ve öğlen yemeği, vejetaryen. Akşamüstü ilk katılımcılar meyve yiyebilirken, eskiler çay ya da limonlu su içebilir. Bu sefer ben de eskilerdenim.

Eskilerden olunca, oda paylaşımı yok. İlk Vipassana Meditasyon Kursu'na katıldığımda oda arkadaşım vardı. Onunla da herhangi bir yolla iletişim kurmak yok. Bu seferkinde yalnız kalmak bana iyi bir deneyim oluyor. İşte o bende hiç olmadığını sandığım duygu çıkıp geldi karşıma dikildi: korku. Hep o gece var aklımda. Sanki bir tek o gece duydum bu korkuyu. Öyle dedikleri gibi tir tir titreten türden değil. Bu çok başka. Boşluktayım. Nedensizlik sarmış benliğimi, varoluşumun tanımı değişmiş ya da yok. Ayaklarımın altında sağlam bir zemin yok. Ayaklarımı bastığım değişmez ve güvenilir bir zemin falan yokmuş meğer. Her şey muğlak. Sağlam bir yer yüzeyi diye bir tanım kalmadı.
Bu noktadayken, o gece, birden sevgili Pema geliyor aklıma. İşte onun bahsettiği “pulling out the rug” yani yaygıyı çek at. Burada devamlı değinilen öğretiye dair Pema’nın kitaplarından birinde de rasgeldiğim bir bölümden bu; her şeyin devamlı değiştiğine dair. Kendi altındaki yaygıyı çekip at. Yaşadığımız bu dünyada hiç bir şey somut ve kesin değildir. Budist anlayışta “değişim” ilkesi. Her şey her an değişiyor. Etraf bir yana, kendi bedenimizde hücrelerin biri doğuyor biri ölüyor, kan dolaşıyor, dışımızdaki atmosfer içimize doluyor, boşalıyor nefesle... nefesle sürüyor yaşam; değişimle sürüyor yaşam; her şey birbirine dönüşüyor.
İlkokulda öğrenmiştik bu temel yaşam döngüsünü, bulut, yağmura, yağmur, nehire, nehir, toprağa... dönüşür, hatta bir şeması bile vardı. Yaşarken bunun ta içinde, tam yüreğindeyken nasıl da görmüyoruz artık bu gerçeği. Sanki hayat sonsuza dek benim. Hiç ölmeyeceğim. Ne de sevdiklerim ölmeyecek. Diğerleri ölebilir, doğabilir bu normal. Ama benim başıma geldi mi! Eyvah! Dünyanın sonu gelmiş demektir. Merkezde ben varım. Kimseler bilemez ah ne acı ne şoktur bu başıma gelenler!
Her şey ama her şey sapasağlam. Değil, hayır. Bu dünyaya kazığı kakmanın bir yolu falan yok işte. Bunu zihinle anlamak pek anlamlı olmuyor. Deneyimlemek gerçekten öğrenmenin yolu.
Pema Chödrön’ü anımsadım o gece. Sonra tekrar duyguma döndüm, korkuya baktım nedir? İnceledim. Temeli elbette bir çeşit ölüm korkusu. Her korkunun temelindeymiş evet. Gerçekten öyle mi ipin ucunu bulmaya çalıştım, izledim, kendime sorarak. Bunu yaparken yok oldu duygu. Gitti, bitti. Pema’nın sözleri tekrar geldiler... buraya birazını aktaracağım:
“..... Her şeyi çivilemek, somutlaştırmak, her şeyi yalnızca sağlam ve güvenli kılmak için ne çok vakit harcarız. O canlılığı donuklaştırmak, yumuşatmak ve savuşturmak için çok zaman kaybederiz. Kalbimizi uyandırdığımızda, bütün yapıyı değiştiriyoruz, ancak, yeni bir yapı oluşturmak için değil. Somutlaştırmaktan, şeyleri daha sağlamlaştırmaktan ve ayağımızın altına zemin oluşturmanın sürekli çabasından, giderek daha da uzaklaşıyoruz. Bu konfor ve güvenlikten uzaklaşma, bilinmeyene, meçhule, ve titretene adım atış –buna aydınlanma, özgürleşme denir.
....... Bir zamanlar Hindistan’da Saraha isiminde çılgın-bilge bir öğretmen varmış. Dermiş ki, her kim ki her şeyin katı ve gerçek olduğuna inanır, işte o aptaldır, sığır gibi. Ama, her şeyin boş olduğuna inananlar daha da aptaldır. Her şey her an değişiyor, ve biz onu raptetmeyi istemeye devam ediyoruz, onu düzeltmeye. Yani, ne zaman sağlam bir sonuca varırsanız, o zaman bırakın yaygı altınızdan alınsın. Siz kendiniz, kendi yaygınızı atabilir, ve ayrıca, hayatın sizden onu çekip almasına izin verebilirsiniz.
Altınızdan yaygının çekip alınması temel yapınızı (davranış kalıpları vs) değiştirmek için büyük fırsattır. DNA’yı değiştirmeye benzer. Kendi yaygınızı altınızdan atmanın bir yolu sadece boşvermek, şöyle bir rahatlamak, biraz daha nazik olmaktır, ve hiç de öyle büyük bir mesele haline getirmemektir.....”
Start Where You Are, Pema Chödrön, Shambala Classics


8 Haziran 2010 Salı

Samadhi: Yogik Eforun Zirvesi -1

Trans, vecd ya da bilinci durdurma samadhi değildir. Samadhi olağanüstü itidaldir /ılımlılıktır/ sakinliktir. Samadhi hakkında pek çok yanlış görüş vardır. Bazılarına göre samadhi, kişinin bedeninin taş kesilmesi, nabzın yavaşlayıp, metabolizmanın durması halidir. Hayatiyetin durması bazı yogilerin ustalaştığı büyük bir bilimdir, ancak bu samadhi değildir. Durdurulmuş hayatiyet halindeyken farkındalık ya da bilgi bulunmaz. Bilinçaltı unsur stoğu, yahut bilinçaltıyla hissedilenler deposu, tükenmemiş ve uyur halde kalır.
Eğer samadhi, yalnızca sabit duruş ve tam bilinçsizlik aşaması manasına geliyorsa, pek az ruhsal arayışçı buna erişmekte başarılı olurdu. Birisi, bilinçli ve bilinçsiz güçlerin faaliyetini durdurabildiyse övgüyü hakeder, ama bunun yogayla ve olağan insanla bir alakası yoktur. Eğer samadhiye erişmek adalesel, duygusal ve diğer gerginliği bitirmiyorsa; eğer o huzur, kuvvet ve aydınlanmayı bahşetmiyorsa; eğer o komplekslerinizi, çelişkilerinizi, şizofreninizi ve diğer bu gibi psikolojik bozuklukları gidermiyorsa, o kesinlikle samadhi değildir.
O zaman, samadhi nedir? Herkes samadhiye erişebilir mi? Samadhi tam bir farkındalık ya da katıksız unutkanlık mı? Samadhi tam bir ara verme mi, unutkanlık mı, bilinçsizlik mi, uyuşukluk mu, ya da o tam bir farkındalık yahut da mutlak bilinçlilik mi?

YOGANIN DİNAMİĞİ,
BÖLÜM 1 -AÇIKLANAN YOGA
Swami Satyananda Saraswati

7 Haziran 2010 Pazartesi

Meditasyonun Hedefleri -3

Bu konu daha ileri götürülebilir, mesela, bir çocuk, düşünüşü henüz olgunlaşmamış, ve hastalığa tutulur. Neden? Deneyler gösteriyor ki, bir çocuk yalnızca psikolojik bir varlıktır. Küçük yaşta bir çocuk tat alma duyusunu, çevresini, etrafındaki şartları ve atmosferi algılamayı geliştirir. Çocuğun kendini ifade etmeyi öğrenmiş olup olmaması farklı bir şeydir. Çocuk, deneyimler ancak ifade eksiktir. Çocuk davranışlarını yakından gözlemlemek, bir çocuğun büyüklerinden daha duyarlı olduğunu ispatlar. Çocuklar içgüdüsel olarak sevginin, öfkenin, nefretin vs. farkındadırlar. Hastalığa yakalanırlar çünkü onların hem zihinleri hem bedenleri henüz emekleme çağındadır. Fiziksel ve zihinsel olgunluğa erdikten sonra, mikroplara karşı dayanıklı olmayı zihnen öğreneceklerdir.


Meditasyon samadhiye rehber olur, insan aklının gelişiminde en üst noktaya. Konsantrasyon, tefekkür ve meditasyon yoluyla, kişi zihin limitlerini aşar. Zihin ve beden, insan ruhuna batan iki dikendir ve acıya ve ızdıraba yol açar. Eğer zihin ve beden her ikisi de tükenmişse, ne acı, ne çile, ne keder, ne cehalet olamaz, ve hiç bir şey ruhun gücünü engelleyemez ve sınırlayamaz. Kafesten kurtulan kuş dimdik istediği kadar yükseğe uçup gider. Aynı şekilde, bilinç, ya da öz, yahut ruh, zihnin ve bedenin limitlerini aştığında, fevkalade saadetin, üstün kudretin, yüce ışığın tadına varır. Belki tadına varır demek yanlış olur. Daha doğrusu, dualite kalmaz –bilincin, bilenin ve bilinenin ikiliği yokolur. Bilinç tek hale gelir, yüksek bilincin ya da evrensel bilincin bir parçası olur.
Eğer, dış obje ya da tutkulara bağımsızlık geliştirme yoluyla, samimiyetle çalışır ve zihni başarıyla soyut objelere yöneltebilirseniz, eskiden beri süregelen hayatın önemsiz olaylarına tepki verme alışkanlığını bırakacaktır.

YOGANIN DİNAMİĞİ,
BÖLÜM 1 -AÇIKLANAN YOGA
Swami Satyananda Saraswati

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Meditasyonun Hedefleri -2

Nevroz, nevrasteni* gibi sinir sistemi hastalıkları ya da işlevsel rahatsızlıkları, meditasyon ile başarıyla tedavi edilebilir. Uygulamalı meditasyonun, medikal terapiye bir hayli katkısı vardır. Meditasyonel terapi psikonevrozları tedavi edecektir – iyice mantıksız delilik halindeki insanlarda ortaya çıkan çeşitli hastalıklar. Meditasyon, pek çok hastalığı tedavi ettiği gibi, korunmakta da faydalıdır. Psikoz vakaları da başarıyla tedavi edilebilir.
Meditasyon içsel özü uyandırır. Meditasyon yoluyla, zihnin uyuyan ya da kullanılmayan yetileri veya beyin merkezleri uyandırılır. Eğer zihin geçmiş deneyimlerin hatta bulunduğu anın hatıralarından kurtulursa – eğer tamamıyla gerilimsiz ve tek noktaya odaklıysa - onun enerjileri bilinmeyen, görünmeyen ve duyulmayan bölgelerin keşfine doğru yönlendilebilir. Kimi transandantal** bilgi keskin zihin tarafından yapılan ince kesim yoluyla uyanabilir.*** Zihin bir problemi ele aldığında, günlerce, aylarca hatta yıllarca çalışır, yeni bir yaklaşım keşfeder ve probleme çözüm bulur. Büyük bilim adamlarının farkına vardığı şey bu. Derin, konsantre, tek odaklı meditasyon hayata ya da bilgiye yeni bir yol açar.
Zihnin bütün değişmeleri henüz insan tarafından bilinmiyor. Bilim adamlarının en büyükleri nihai hakikatin henüz bilinmediğini itiraf ediyorlar. Meditasyon, tansiyon, ağrı vb. hastalıkların kökünden temizlenmesine yardım edebilir. Onun terapötik**** etkinliği zaten tartışıldı.
Büyük psikolog Sigmund Freud, fiziksel düzlemde ortaya çıkanlar, bilinçaltı tutkuların tezahürleridir diye iddia eder. Eğer bu doğruysa, tüm bedbahtlığın, hastalık ve marazların kökü Freud’un kutlu altbenidir, bilnçaltıdır. Eski zamanın Hindu psikologları aynı görüşleri iddia etmişlerdir, ancak farklı bir terminolojiyle. Freud’un bilinçaltı çitta’nın belirtisinden başka bir şey değildir, bütün tutku ve ilkel güdülerin deposu. Tüm rahatsızlıklar önce zihinden kaynaklanır. “Üşütebilirim” ya da “bir hastalığa yakalanabilirim” gibi boş fikir yahut korkular, bedeni mikrop kapmaya hazırlar. Düzenli meditasyon çalışması, iradeyi geliştirir ve zihni yanlış inançların, heveslerin ve korkuların engellemelerinden özgürleştirir.

* nevroz: sinir bozukluğu; nevrasteni: sinir zayıflığı
** transandantal: metafizik, insan bilincinin sınırını aşan.
*** burada S. Satyananda metafor kullanarak, “keskin zihin” derken odaklanmış meditatif zihni; ve “ince kesim”le de bu zihin durumuyla gelinen hassaslığı, inceltilmişliği ve artan duyarlılığı kastediyor.
**** terapötik: sağaltıcı, iyileştirici
YOGANIN DİNAMİĞİ, BÖLÜM 1 -AÇIKLANAN YOGA, Swami Satyananda Saraswati

45 yılı geride bıraktığımda...

Geçen bir haftayı annemle geçirdik. Bu yaşımda ben nihayet hiç itme hissetmedim. Kabullenme ve şükran dolu günlerdi. Nihayet rahattım. Nihayet özgürleşmiştim. Nihayet yogamın en büyük hediyesini aldım. Çelişkiler sona ermişti. 30 yılı aşan yoga çalışmalarım meyvesini veriyor. Öğrendim. En değerli bilgi sonunda oturdu. Sonunda sindirim gerçekleşmekte.
Değerli Mahatma Gandhi’nin kulaklarımda çınlayan lafı: değişime kendinizden başlayın. Başka bir gün, başka bir öğüt: kendinizde yaptığınız en ufak bir değişim, en büyük değişim olur.
Ve bir zaman dinlediğim hikaye: zen keşişleri manastırda uzun zaman çalışırlarmış. Ve günün birinde varırlarmış aile ocağına. Orada sınarlarmış kendilerini. Ebeveynlerine karşı kızgınlık duyuyorlar mı? Kontrolü yitirebiliyorlar mı? Eğer cevap evet ise; doğru manastıra geri dönüp çalışmaya devam! En büyük ve aşılması en zor sınav buymuş çünkü. Oldum mu? Olmadım mı?
Sonsuzluğa uzayan, yer yer engebeli, dikenli bir yol bu “ben”in yolculuğunda hayat. Sağda solda tatlı yemişlerden beslensek de, bize öğreten esas beklenmedik acılıkta olandır; belki de bizi zehirleyendir. “Sadhana Marga” spiritüel çalışmalar demek, daha Türkçesi, ruhsal yol. Bu nedir? Yalnızca ve sadece; ilahiler okunacak, meditasyon aksatılmayacak, fiziksel beden doğru beslenme, asanalar, nefes ve gevşemelerle dinç tutulacak... mı? Yok! Hocalarımın da dediği bu değil zaten. Uygulama, uygulama, uygulama. Her an ve her dakika, Pazar alışverişinden, temizlik yapmaya; saldırıya uğradığımız andan, dost sohbetlerine; düğünden, eş ile kavgaya; hele de hamilelikten, doğum anına;.. her an tetikte, her an farkındalıkla yaşamı kucaklamak.
Yaşamı kucaklamak. Yaşamı kucaklamak. Yoga bu. Bir olmak ne demek? Bütün olmak. Birbirinin içinde çözünüp erimek, birbirine karışmak. Ne demek bu? Ayrılığın kalktığı nokta o an. Bakılan ile, bakanın ve bakmanın artık ayrılık taşımadığı an, meditasyon bu. Son çağlarda batıda geliştirilen “empati” kavramı biraz bunu andırıyor. Yani “karşı”mızdakinin yerine koyabilmek kendimizi. Onun yerine, ayrı olmadığımızı bilebilmek daha nihai bir deneyim. Ben şuna benzetiyorum; hani bedenimiz var, etten kemikten, ayağım mesela, ama o bütün bedenimin bir parçası, ayak diyerek sadece o bölümü, bölgeyi kastediyorum; yoksa ayak “ben”im ayağım. İşte “diğer”leri ile böyle olduğumuza inanıyorum. Sadece el ile ayak arasındaki kadar farklılyız.
Yoga çalışmaları, kendi başına asanalar bile, derinden ve çoğu zaman farkettirmeden bize bunu pekala öğretiyor. Ayak örneğinden devam edersem...
Denge duruşlarında bunu çok açık anlamak mümkün.
Tek ayağımda dikiliyorum. Bu kez pek düzgün olmayan bir zemin var ayağımın altında. Toprak ana. Ve ben bir ağacı taklit ediyorum Yıldız Parkı’nda. Koca ağacın önündeyim, onun dökülen baharlarını sol tabanımda hissediyorum. Sağ tabanım ise sol uyluğumun içinde dayalı, kumaş, bedenimin ısısı, uzun kasın altında sapasağlam beni taşıyan uzun kemik. Bastırıyorum ona. Ellerim çok hafif, avuçlarım göğsümde birbirine yaslı duruyor, sıcak. Omuzlarım gevşemiş. Omurgam göğe uzuyor. Bunları taşıyor sol ayağım. Bir elin yapacağı gibi yeri kavrıyor ayağım. Tutuyor toprağı. Yerçekimiyle ortak çalışarak basıyor kuvvetle. Ancak o zaman göğe yükselmeye başlıyor bedenin yukarıları. Yerden güç almasa olmayacak. Her şey koordine. Vrksasana, ağaç duruşu.

Şimdi iki avucum toprakta. Onun üzerinde yükselen kollarım. Üst kollarıma dayamışım dizlerimi. Kakasana, karga duruşu. Yukarı ve arkaya uzayan kalçamın altında ayaklarımı serbestçe topluyorum. Başım yüksek, bakışım karşıda sonsuzluğa odaklı. Ellerim taşıyor koca bedenimin ağırlığını. Ellerim ayaklarımı taklit ediyor. Ellerim ayaklarım olmuş.

Baddhapadmasana, kilitli lotüs duruşunda, ellerim kollarım ayaklarım bacaklarım bağlanmış, tortop bir bütünüm. Sırtım ise dimdik. Ayak üstlerim karşıt kasıklarda, kollarımı arkamdan geçirip uzanmışım ayaklarıma, sağ elimle sağ ayağımı, sol elimle sol ayağımı sıkıca tutuyorum. Tüm uç uzantılarım törpülenmiş, derli topluyum. Ve omurgam uzun başım yüksek, enerji rahat akıyor. El ve ayaklarımdan kaçan enerji yok artık, bedenimin içinde dönüyor ve ivme kazanarak yükseliyor prana, yaşamsal enerji. Bu duruşu yapan yoginin başka duruş çalışmasına gerek olmazmış diye bilinir.

Ellerim ayaklarımla bir. Bazen başımla ayaklarım. Kimi zaman uyluklarımla, karnım göğsüm bir. Yüzüm bazı duruşlarda gömülür dizlerime. Bazısında ters bakarım dünyaya. Öğretir yoga bize bütün olmayı, bir olmayı. İkilik olmadığını. Bunu bir kanıksayabildiğimiz zaman... denilir ya: dünyalar benim olur. İşte öyle bir mutluluk. Zevk değil, keyif değil, haz değil... huzur, barışıklık, sürekli dinginlik hali, sükunet...

İlk gurum annem.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Sesini duyurmak.

H. aradı... Gri-gri’yi perşembe günü alan hanım, cuma günü onu geri getimiş. Herhalde evindeki diğer kediyle bu yavruyu birbirine alıştıramamış olacak. Zordur evde kraliyet kuran bir kedinin yeni birini kabullenmesi. Her neyse sonuçta bizimki tıpış tıpış dönmüş diğer yavrunun yanına. Diğeri pek memnun bundan.
Derken haftasonu, bir çift geliyor pet-şop’a. Bunlar da Gri-gri’yi beğeniyor. Ancak Gri bey kafesten alınınca, diğeri başlıyor miyaklamaya. Karı koca dayanamıyorlar, gönülleri el vermiyor buncağızları ayırmaya. İkisini de alıyorlar, onlara lazım olacak olan mama, kum kabı vs... ile birlikte.

Bu yavrucaklar Taksim’de birbirlerine seslendiler, yanyana sokularak beraber yolculuk ettiler, sonra daha büyücek bir kafeste beraberdiler, ancak hemen akabinde ayrıldılar, ama tekrar biraraya geldiler... mutlu ve sağlıklı birlikte oynayarak büyüsünler.

- MUTLU SON -

7 Mayıs 2010 Cuma

birdi iki oldu, ikiydi bir oldu, derken yine iki ve derken bir...

Çarşamba günü sabahtan öğlene kadar olanları buraya yazarken halen şaşkınım. Buraya aslında an be an olan tüm değişimleri yazmayacağım, bu hali bile yeterince değişken ve biraz karışık.
Son yazımı yayınladığım sırada; sevgili ve en eski dostum H. telefon etti. Belirtmeliyim ki, H. muhtemelen benden çok hayvanlarla dosttur. İkimizin de gayet iyi tanıdığı bir pet-şop ona 2 gün evvel yavru kedi sormuş. H. onların ta en başından beri has müşterisi. Aralarında gizli bir anlaşma var; bizimki öksüz kalan yavru buldu mu, bakımında madden destek olarak onlara veriyor. Onlar de isteyene ücretsiz veriyorlar. Böylece hayvancağız yuva sahibi oluyor. Ne kadar seviniyorum bu habere... nasıl da ferahladım. Hemen bizim köşe veterinere gidip yavrucakları alacağım.
Henüz vet gelmemiş. Yine aynı bay “ah!” diyor “sizinkini C. hanım dün akşam yaşlı doktor bir çifte verdi. Onu beğendiler, diğeri burada.” Olsun diyorum tek kediyle taksiye atlıyorum; karşı dolmuşlarına binmek üzere taksim’e yol alıyoruz. Elimi sepete soktuğumda sesi kesiliyor miniğin; yoksa devamlı miyavlamakta.
Meydanda indim ve kestirmeden merdivenlere yöneldiğimde bizimkinin sesine karşılık veren gri bir kedicik peydah oluyor. Herhalde 2- 2.5 aylık olacak bu şirin. Oradaki esnafa sorduğumda onun da ortalıkta kalmış olduğu anlaşılıyor. H.’e danışarak onu da atıyorum sepete. Gidiyoruz. Yaşasın.
O sırada telefon; E. arıyor, Kuşadası’ndan. Yavru kedi anonslarıma cevaben, Ankara’lı bir dostunun aday olabileceğinden bahsediyor. Hem de gri ve erkek bir yavru tercihiymiş. Aynı taksim’den bulunan yani. Peki ama ona dolmuşta yol aldığımız sürece erişemiyorum. Ama fotograflı bir mesaj attım. Sağ salim pet-şop’a kedişleri bıraktıktan kısa bir süre sonra Ankara’lı arıyor. Anlatıyorum olan biteni.
Dükkanın numarasını verdim aradan çekildim. Gün içinde bir kaç kez yokladım dükkanı henüz aramamış.
Derken dün öğleden sonra H. aradı. Kedileri görmeye gitmiş pet-şop’a; orada onlarla ilgilenirken, bir hanım gri kediyi almış götürmüş. Grigri artık rahat. Diğeri yalnız kalınca tekrar ağlamaya başlamış; diğer bir kafesteki yavruların yanına yerleştirmişler bizimkini. Hemen sokulmuş onlara, onlardan biri onu yalamış ve sükut.
Şimdi yine bekliyorum. En yakın zamanda bahtsız küçüğün de şansı dönsün ve sevileceği iyi bakılacağı bir yuvaya kavuşsun.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Belki çok yakın...

Günlük hayatın olağan ritmine dönüldüğünde 2 blok ötedeki veterinere uğruyorum. İçerde temizlik gibi işlerle meşgul bir bey. Ona “bir kedi yavrusu kaybetmiş olabilir misiniz?” dediğimde şaşırıyor. Buna alışık olmadığı apaçık ortada. Doğru ya genelde veterinerler hayvan kaybetmezler, tersine onlara hayvan bırakılır bol bol. Ben de biraz bu sebepten şaşırtmacalı başladım diyaloğumuza. Bu bey, belli ki pek istismara uğramış yufka yüreğini gizlemeye çalışan çatık bir yüz ifadesi takınmış durumda. Ama yılmaya niyetim yok. Çok kısa olarak bir yavruyu geçen akşam araba motorundan kurtardığımızı söylediğimde; iyice şaşırarak, “biz çıkardık onu” diyor. Bu kez ben şaşırıyorum. Sonunda anlaşılan o ki, söz konusu olan kediden 2 tane var! Belki de art arda parketmiş arabaların motorlarından, birbirimizden habersiz bu kedi yavrularını çıkarmışız; onlar gündüz, biz akşam. Belki de aynı arabadaydılar, kimbilir.
Her neyse. Bizimki apartmanın giriş kapısı camına boşuna atlamıyor, boşuna çağırmıyormuş. Kardeşi varmış az ötede. Veterinerden mutlaka birbirlerinin sesini işitiyorlardı. Şimdi bu adamcağız pek de bizimkini oraya almayı istemiyor. Haklı. O kadar çok kedi var ki sokaktan oraya bırakılmış. Ne yapacaklar onları? Sormadan söylüyor. “bize bunları getiriyorlar, tedavi edip ‘ortam’larına bırakıyoruz.” Yani sokağa. Pek de yuva bulabildikleri olmuyor. Yalvarmalarım sonucunda, bizimkini kardeşiyle aynı sepete koyuyoruz. En azından miyavlamaları kesilsin. Bunlar basbayağı ikiz; aynı lekeler, aynı bakışlar, ikisi de erkek. Ben bizimkine yuva bulma araştırmalarıma devam edeceğime ikna ediyorum adamcağızı. –keşke ikisine de bulabilsem.- Söylediğine göre, diğeri de devamlı miyavlamaktaymış. Kardeşi yanına geldikten sonra o da sustu.
Şimdi bu vaka henüz mutlu sona ulaşmadıysa bile en azından iki kardeş beraber birazcık daha rahatlar. Ancak basbayağı bir kedi taşıma sepeti içinde (küçük bir bisküvi kolisi kadar bir şey) olduklarından hareket edemiyorlar.
Bekliyorum. O kadar çok insana duyuruyorum bunu. Henüz çıt çıkmadı. Umarım bu geçici bir sağırlıktır.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Yaşayışınızı biraz değiştirmeniz mümkün mü?

2 fotoğrafını gördüğünüz küçük bey şaşkın. Dün bütün bir günü koskoca bir motorun içinde, kime ve nerede olduğunu bilmeden, seslenerek geçirdi; aç açına. Öncesini hiçbirimiz bilemedik. Bu minicik can, içgüdüsü ile hayatta kalmayı başardı. "miyav"layarak. Sonunda ona yardım edebiliceklere sesini duyurdu. O herhalde annesini tercih ederdi elbet! Gece çökerken nihayet arabanın sahibi geldi, motor kapağını açıp çıkardik; kedisever kapıcımızla ben.
Oh! Ne tatlı şey! bir karton kutu ayarladık delikler açtık, içine sıcak su torbası ve ekmek içiyle sulandırılmış süt koyduk. Biraz sakinleştiğinde gece ilerlemişti, bitkindi ve uyuya kaldı. Çıkmasın diye kutunun üstünü de kapattık.
Saati iyice erkene kurup yattım. Kulağım kapıda, miyavlarsa diye. Düşünüyorum; ne zamanlama! Tam 1 mayis öncesi. geçen sene gibi biber gazı olacak apartman kapısı altından rahatça içeri sızar; fırlatılan taşlar! Hem veterinerler, eczaneler her yer kapalı olur ve sonraki gün de Pazar.
Saatten önce uyanıp kulak verdim, evet sesleniyor. Yatmadan önce bulduğum leğene kum koydum; ılıttığım sulu süt ile lapa hazırladım. Evdeki kediler merakta! Aşağıda onunla epey vakit geçirdim. Yesin, içsin, tuvaletini yapsın, dolaşsın biraz rahatlasın, sevgi alsın. sonra? Tekrar mı kutuya? Olmayacak hep öyle kapalı kutuda kalamaz yavrucak. Sabah ilerleyince en güvendiğim veterinerimizi arayacağım. Sevgili Ali bey her zaman yetişir. Ufaklığı iyice avutup sıvışıyorum. Biraz kestirdim ben de. Uyanıp Ali beyi aradım. Yarım saate klinikte olacak. Ancak orada hasta bir köpek misafiri olduğundan kediciği barındıramayacak. Hemen hazırlanıp indim aşağı. Yavrucakla oynuyoruz. Kapıcımızın küçük kızı devamlı onu okşamak derdinde. Bu sene yürüyüşe izin verilmiş, cesaretim artarak kedicik kucağimda dışarı çıkıyorum. Evet, geçen seneye göre her şey daha bir sakin. Araç trafiği yok, tek tük insan var etrafta. Yine de belli olmaz! Ama umurumda değil o sıra.
Kedicik daha bir canhıraş “Neler oluyor?” “Yine mi kapı dışarı?!”
Yürüken mıstık parkı’na yakın geçiyoruz. Kedi evleri yaptılar renk renk. En olmadı oraya bırakırım buncağızı. Hiç değilse başını sokacak damı olur, arkadaşları olur. Özgür olur, park kedisi olur. Seçenek kalmazsa...
Klinikte sohbet ediyoruz; bir an için bu bay “bendekinin esas sahibi bulunursa, bu keratayı ben de alabilirim” diyorsa da; hepimiz biliyoruz bu o an için sadece. Hayvanseverler olarak anılan insanlar hepsine kolayca tav oluruz, o an için tek gerçek o diğer yaratığa duyulan aşktır. Onunla yaşama devam etme seçeneği kıl payı ötededir.
Kedicik sapasağlam, iç ve dış parazit ilaçları yapılıp kulakları temizlendi. Doktorun de önerisi kutuyu yan yatırıp kapısı olan kulube gibi bir kenarı açık tutmak. Yaş mama vs. verilebilir. Minik 1,5 aylıkmış.

Dönüşte onunla epey oyalanıyorum. Kutusunu yeniden düzenleyip alışmasına yardım ettim. Dışarı çıktığından ötürü epey heyecanlı halen. Miyavlaması sanki hiç kesilmeyecek. Ama mecburum ve onu bırakarak yukarı süzülüyorum. Hemen telefonla olabilecek adayları arıyorum. Hepsinden yanıt olumsuz. Yine de umutsuz sayılmam. Seçenekler, seçenekler. Hatta Pazartesi köye yola çıkacak dostuma bile yalvadım. Evdeki patililer hep merakta.
Bunları yazmaya başladığımda toptan herkese yollayacağım bir mail idi. Ama bloga yerleştireceğim bir hikayeye dönüştü; finali henüz belirsiz.
Şimdi bekleyeceğim.. minicik bedenden çıkan yüksek perde miyavlar eşliğinde.

16 Nisan 2010 Cuma

Meditasyonun Hedefleri -1

Meditasyon öz-farkındalığa götüren bir yoldur. Bunun için oturursanız, bunu çok zor bulursunuz. Pek çok problem öne çıkar. Meditasyonu nasıl yapacağınız ilk probleminiz olabilir. Gayet ilgili bir arayışçı bile genellikle meditasyon teknikleri hakkında oldukça bilgisizdir. Beden bilincini unutup, zihni tek bir gerekli objede uzun süre tutmak kolay değildir. Zihin üzerinde egemenliğe bir günde ulaşılamaz. Hiç bir okul, girişin ilk gününde size yeterlilik sertifikası veremez. Meditasyon alanında herhangi birşey kazanmak uzun bir zaman alır. Yeni bir aday için, meditasyon, kendi programı hakkında hiç bir fikir vermeyen, anlaşılması çok güç bir terimdir.
Meditasyon, zihinsel disiplinde bir egzersizdir., Zihni, istenen bir sona doğru disipline sokar ve yönlendirir. Zihni terbiye eden öznel bir yaklaşımdır. Zihnin aşırılıklarını kontrol etmek için bir yoldur. Endişe, kaygı, kararsızlık gibi farklı duygular yüzünden iç çatışmalar yaşayan insanlar, meditasyon çalışmasından büyük yarar görürler. Bu, içgözlem şansı verir ve içsel-öz’ün dertlerini temizler. 20. yüzyıl insanı tüm gün boyunca dışa-dönük kalır. En elzem olan kendi içine bakmaya pek az zaman bulur. En meşgul adam bile, kendi fiziksel bedenine bakmak için vakit bulmalıdır. Aynı şekilde, içsel-özünüz de her gün bir kaç dakikalık ilgi ister. Eğer, fiziksel bedenin boşaltıma, yıkanmaya, tekrar doluma ve giyinmeye ihtiyacı varsa, zihinsel bedeninizin de soyut tabiattan bir şeye ihtiyacı olmayacak mı? Bir anlık bile dinlenmesi olmayan zihniniz hayatın zorluğu ve stresiyle karşı karşıyadır. Bu sebeple, özenli bir bakıma gereksinir. Makineler bile belli bir saat çalıştıktan sonra dinlenmeye bırakılır. Gevşeten ve canlandıran yogik metodlardan başka, sinirlerdeki gerilimi yok eden ve rahatlatan, tek bir teknik sayabilir misiniz? Meditasyon yönteminden başka hiç bir metodla, düşünce atıkları yığını fırçalanıp temizlenemez.

YOGANIN DİNAMİĞİ,
BÖLÜM 1 -AÇIKLANAN YOGA
Swami Satyananda Saraswati

12 Nisan 2010 Pazartesi

Yoga ve zihin -4

Herkes cesaret ve sebatla hayatın üstesinden gelmelidir. Yoga zihni kontrol etmenin emin yollarını sunar, kişiyi, hayatı doğrudan göğüslemesi ve son yolculuğu için cesaret ve emniyetle donatır.
Gayet iyi bilindiği üzere, zihin ve beden birbirine etki tepki üretir. Zihinsel rahatsızlıklar fiziksel rahatsızlıklara neden olur ve fiziksel rahatsızlıklar da zihinsel olanlara. Fiziksel doyum için duyularımızın oraya buraya saldırmasına izin veririz. Kendimizi, nevroz ve gerilimlerle sonuçlanacak kadar, fazlasıyla bedenimizle tanımlarız. Yoga kişiliğimizi yeniden yapılandıracak bir deva sunar: duyuları odak nesnelerinden geri çekmek ve “orta oda”ya girmek, psikologların bilinçaltı dedikleri. Meditasyon yoluyla bilinçaltımızla iletişim kurduğumuzda, peş peşe, bütün derinlere kök salmış geçmiş izlenimlerimiz yüzeye çıkar, ve yavaş ama emin bizden ayrılırlar. Bu işleyiş modern psikiyatrik çalışmalarla tam bir uyum içindedir, ancak şu farkla, burada biz kendimizin psikiyatrıyız.


Modern medeniyet insanı anormal hale getirdi. Fiziksel ve zihinsel olarak rahatsız. Acıya sarılıyor ve bunalımlı düşüncelere dalıyor. İlaçlar belki geçici çare olsa da tedavi etmiyor. Yalnızca derin meditasyonla, zihinsel, fiziksel ve duygusal gerilimlerin üstesinden gelebilir, ve dünyadan ve onun yakamızı bırakmayan hastalıklarından kendimizi kurtarabiliriz.

YOGANIN DİNAMİĞİ,
BÖLÜM 1 -AÇIKLANAN YOGA
Swami Satyananda Saraswati

1 Nisan 2010 Perşembe

dinleyerek

Bu Dünya bedeninizdir. Bu Dünya büyük bir okuldur.
Bu Dünya sessiz öğretmeninizdir.
- Sri Swami Sivananda

30 Mart 2010 Salı

biraz hikaye...


mehmet kutlu, seramik atölyesi, sezonun ilk günleri/sonbahar


sonradan panoya kurban giden büstü çalışmaya çalışıyorum o sıra!



ve meşhur yogi mantarlarına yakın bakış. çamur zemindeki beyaz uzantılarla tutunuyorlar ve besleniyorlar.

çalışmam süresince ahimsayı* korudum, hiç birini kasten zedelemedim.
panoyu fırınlayabilmek için kurumaya bırakmam gerekti, o esnada onlar da farklı bir boyuta geçiş yaptılar. alt sırada soldan 2. yoginin başı mantarlarla oldukça kalabalık :D

* ahimsa: /sanskritçe/ yogada zarar vermeme ilkesi, şiddetsizlik.