17 Mayıs 2010 Pazartesi

Meditasyonun Hedefleri -2

Nevroz, nevrasteni* gibi sinir sistemi hastalıkları ya da işlevsel rahatsızlıkları, meditasyon ile başarıyla tedavi edilebilir. Uygulamalı meditasyonun, medikal terapiye bir hayli katkısı vardır. Meditasyonel terapi psikonevrozları tedavi edecektir – iyice mantıksız delilik halindeki insanlarda ortaya çıkan çeşitli hastalıklar. Meditasyon, pek çok hastalığı tedavi ettiği gibi, korunmakta da faydalıdır. Psikoz vakaları da başarıyla tedavi edilebilir.
Meditasyon içsel özü uyandırır. Meditasyon yoluyla, zihnin uyuyan ya da kullanılmayan yetileri veya beyin merkezleri uyandırılır. Eğer zihin geçmiş deneyimlerin hatta bulunduğu anın hatıralarından kurtulursa – eğer tamamıyla gerilimsiz ve tek noktaya odaklıysa - onun enerjileri bilinmeyen, görünmeyen ve duyulmayan bölgelerin keşfine doğru yönlendilebilir. Kimi transandantal** bilgi keskin zihin tarafından yapılan ince kesim yoluyla uyanabilir.*** Zihin bir problemi ele aldığında, günlerce, aylarca hatta yıllarca çalışır, yeni bir yaklaşım keşfeder ve probleme çözüm bulur. Büyük bilim adamlarının farkına vardığı şey bu. Derin, konsantre, tek odaklı meditasyon hayata ya da bilgiye yeni bir yol açar.
Zihnin bütün değişmeleri henüz insan tarafından bilinmiyor. Bilim adamlarının en büyükleri nihai hakikatin henüz bilinmediğini itiraf ediyorlar. Meditasyon, tansiyon, ağrı vb. hastalıkların kökünden temizlenmesine yardım edebilir. Onun terapötik**** etkinliği zaten tartışıldı.
Büyük psikolog Sigmund Freud, fiziksel düzlemde ortaya çıkanlar, bilinçaltı tutkuların tezahürleridir diye iddia eder. Eğer bu doğruysa, tüm bedbahtlığın, hastalık ve marazların kökü Freud’un kutlu altbenidir, bilnçaltıdır. Eski zamanın Hindu psikologları aynı görüşleri iddia etmişlerdir, ancak farklı bir terminolojiyle. Freud’un bilinçaltı çitta’nın belirtisinden başka bir şey değildir, bütün tutku ve ilkel güdülerin deposu. Tüm rahatsızlıklar önce zihinden kaynaklanır. “Üşütebilirim” ya da “bir hastalığa yakalanabilirim” gibi boş fikir yahut korkular, bedeni mikrop kapmaya hazırlar. Düzenli meditasyon çalışması, iradeyi geliştirir ve zihni yanlış inançların, heveslerin ve korkuların engellemelerinden özgürleştirir.

* nevroz: sinir bozukluğu; nevrasteni: sinir zayıflığı
** transandantal: metafizik, insan bilincinin sınırını aşan.
*** burada S. Satyananda metafor kullanarak, “keskin zihin” derken odaklanmış meditatif zihni; ve “ince kesim”le de bu zihin durumuyla gelinen hassaslığı, inceltilmişliği ve artan duyarlılığı kastediyor.
**** terapötik: sağaltıcı, iyileştirici
YOGANIN DİNAMİĞİ, BÖLÜM 1 -AÇIKLANAN YOGA, Swami Satyananda Saraswati

45 yılı geride bıraktığımda...

Geçen bir haftayı annemle geçirdik. Bu yaşımda ben nihayet hiç itme hissetmedim. Kabullenme ve şükran dolu günlerdi. Nihayet rahattım. Nihayet özgürleşmiştim. Nihayet yogamın en büyük hediyesini aldım. Çelişkiler sona ermişti. 30 yılı aşan yoga çalışmalarım meyvesini veriyor. Öğrendim. En değerli bilgi sonunda oturdu. Sonunda sindirim gerçekleşmekte.
Değerli Mahatma Gandhi’nin kulaklarımda çınlayan lafı: değişime kendinizden başlayın. Başka bir gün, başka bir öğüt: kendinizde yaptığınız en ufak bir değişim, en büyük değişim olur.
Ve bir zaman dinlediğim hikaye: zen keşişleri manastırda uzun zaman çalışırlarmış. Ve günün birinde varırlarmış aile ocağına. Orada sınarlarmış kendilerini. Ebeveynlerine karşı kızgınlık duyuyorlar mı? Kontrolü yitirebiliyorlar mı? Eğer cevap evet ise; doğru manastıra geri dönüp çalışmaya devam! En büyük ve aşılması en zor sınav buymuş çünkü. Oldum mu? Olmadım mı?
Sonsuzluğa uzayan, yer yer engebeli, dikenli bir yol bu “ben”in yolculuğunda hayat. Sağda solda tatlı yemişlerden beslensek de, bize öğreten esas beklenmedik acılıkta olandır; belki de bizi zehirleyendir. “Sadhana Marga” spiritüel çalışmalar demek, daha Türkçesi, ruhsal yol. Bu nedir? Yalnızca ve sadece; ilahiler okunacak, meditasyon aksatılmayacak, fiziksel beden doğru beslenme, asanalar, nefes ve gevşemelerle dinç tutulacak... mı? Yok! Hocalarımın da dediği bu değil zaten. Uygulama, uygulama, uygulama. Her an ve her dakika, Pazar alışverişinden, temizlik yapmaya; saldırıya uğradığımız andan, dost sohbetlerine; düğünden, eş ile kavgaya; hele de hamilelikten, doğum anına;.. her an tetikte, her an farkındalıkla yaşamı kucaklamak.
Yaşamı kucaklamak. Yaşamı kucaklamak. Yoga bu. Bir olmak ne demek? Bütün olmak. Birbirinin içinde çözünüp erimek, birbirine karışmak. Ne demek bu? Ayrılığın kalktığı nokta o an. Bakılan ile, bakanın ve bakmanın artık ayrılık taşımadığı an, meditasyon bu. Son çağlarda batıda geliştirilen “empati” kavramı biraz bunu andırıyor. Yani “karşı”mızdakinin yerine koyabilmek kendimizi. Onun yerine, ayrı olmadığımızı bilebilmek daha nihai bir deneyim. Ben şuna benzetiyorum; hani bedenimiz var, etten kemikten, ayağım mesela, ama o bütün bedenimin bir parçası, ayak diyerek sadece o bölümü, bölgeyi kastediyorum; yoksa ayak “ben”im ayağım. İşte “diğer”leri ile böyle olduğumuza inanıyorum. Sadece el ile ayak arasındaki kadar farklılyız.
Yoga çalışmaları, kendi başına asanalar bile, derinden ve çoğu zaman farkettirmeden bize bunu pekala öğretiyor. Ayak örneğinden devam edersem...
Denge duruşlarında bunu çok açık anlamak mümkün.
Tek ayağımda dikiliyorum. Bu kez pek düzgün olmayan bir zemin var ayağımın altında. Toprak ana. Ve ben bir ağacı taklit ediyorum Yıldız Parkı’nda. Koca ağacın önündeyim, onun dökülen baharlarını sol tabanımda hissediyorum. Sağ tabanım ise sol uyluğumun içinde dayalı, kumaş, bedenimin ısısı, uzun kasın altında sapasağlam beni taşıyan uzun kemik. Bastırıyorum ona. Ellerim çok hafif, avuçlarım göğsümde birbirine yaslı duruyor, sıcak. Omuzlarım gevşemiş. Omurgam göğe uzuyor. Bunları taşıyor sol ayağım. Bir elin yapacağı gibi yeri kavrıyor ayağım. Tutuyor toprağı. Yerçekimiyle ortak çalışarak basıyor kuvvetle. Ancak o zaman göğe yükselmeye başlıyor bedenin yukarıları. Yerden güç almasa olmayacak. Her şey koordine. Vrksasana, ağaç duruşu.

Şimdi iki avucum toprakta. Onun üzerinde yükselen kollarım. Üst kollarıma dayamışım dizlerimi. Kakasana, karga duruşu. Yukarı ve arkaya uzayan kalçamın altında ayaklarımı serbestçe topluyorum. Başım yüksek, bakışım karşıda sonsuzluğa odaklı. Ellerim taşıyor koca bedenimin ağırlığını. Ellerim ayaklarımı taklit ediyor. Ellerim ayaklarım olmuş.

Baddhapadmasana, kilitli lotüs duruşunda, ellerim kollarım ayaklarım bacaklarım bağlanmış, tortop bir bütünüm. Sırtım ise dimdik. Ayak üstlerim karşıt kasıklarda, kollarımı arkamdan geçirip uzanmışım ayaklarıma, sağ elimle sağ ayağımı, sol elimle sol ayağımı sıkıca tutuyorum. Tüm uç uzantılarım törpülenmiş, derli topluyum. Ve omurgam uzun başım yüksek, enerji rahat akıyor. El ve ayaklarımdan kaçan enerji yok artık, bedenimin içinde dönüyor ve ivme kazanarak yükseliyor prana, yaşamsal enerji. Bu duruşu yapan yoginin başka duruş çalışmasına gerek olmazmış diye bilinir.

Ellerim ayaklarımla bir. Bazen başımla ayaklarım. Kimi zaman uyluklarımla, karnım göğsüm bir. Yüzüm bazı duruşlarda gömülür dizlerime. Bazısında ters bakarım dünyaya. Öğretir yoga bize bütün olmayı, bir olmayı. İkilik olmadığını. Bunu bir kanıksayabildiğimiz zaman... denilir ya: dünyalar benim olur. İşte öyle bir mutluluk. Zevk değil, keyif değil, haz değil... huzur, barışıklık, sürekli dinginlik hali, sükunet...

İlk gurum annem.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Sesini duyurmak.

H. aradı... Gri-gri’yi perşembe günü alan hanım, cuma günü onu geri getimiş. Herhalde evindeki diğer kediyle bu yavruyu birbirine alıştıramamış olacak. Zordur evde kraliyet kuran bir kedinin yeni birini kabullenmesi. Her neyse sonuçta bizimki tıpış tıpış dönmüş diğer yavrunun yanına. Diğeri pek memnun bundan.
Derken haftasonu, bir çift geliyor pet-şop’a. Bunlar da Gri-gri’yi beğeniyor. Ancak Gri bey kafesten alınınca, diğeri başlıyor miyaklamaya. Karı koca dayanamıyorlar, gönülleri el vermiyor buncağızları ayırmaya. İkisini de alıyorlar, onlara lazım olacak olan mama, kum kabı vs... ile birlikte.

Bu yavrucaklar Taksim’de birbirlerine seslendiler, yanyana sokularak beraber yolculuk ettiler, sonra daha büyücek bir kafeste beraberdiler, ancak hemen akabinde ayrıldılar, ama tekrar biraraya geldiler... mutlu ve sağlıklı birlikte oynayarak büyüsünler.

- MUTLU SON -

7 Mayıs 2010 Cuma

birdi iki oldu, ikiydi bir oldu, derken yine iki ve derken bir...

Çarşamba günü sabahtan öğlene kadar olanları buraya yazarken halen şaşkınım. Buraya aslında an be an olan tüm değişimleri yazmayacağım, bu hali bile yeterince değişken ve biraz karışık.
Son yazımı yayınladığım sırada; sevgili ve en eski dostum H. telefon etti. Belirtmeliyim ki, H. muhtemelen benden çok hayvanlarla dosttur. İkimizin de gayet iyi tanıdığı bir pet-şop ona 2 gün evvel yavru kedi sormuş. H. onların ta en başından beri has müşterisi. Aralarında gizli bir anlaşma var; bizimki öksüz kalan yavru buldu mu, bakımında madden destek olarak onlara veriyor. Onlar de isteyene ücretsiz veriyorlar. Böylece hayvancağız yuva sahibi oluyor. Ne kadar seviniyorum bu habere... nasıl da ferahladım. Hemen bizim köşe veterinere gidip yavrucakları alacağım.
Henüz vet gelmemiş. Yine aynı bay “ah!” diyor “sizinkini C. hanım dün akşam yaşlı doktor bir çifte verdi. Onu beğendiler, diğeri burada.” Olsun diyorum tek kediyle taksiye atlıyorum; karşı dolmuşlarına binmek üzere taksim’e yol alıyoruz. Elimi sepete soktuğumda sesi kesiliyor miniğin; yoksa devamlı miyavlamakta.
Meydanda indim ve kestirmeden merdivenlere yöneldiğimde bizimkinin sesine karşılık veren gri bir kedicik peydah oluyor. Herhalde 2- 2.5 aylık olacak bu şirin. Oradaki esnafa sorduğumda onun da ortalıkta kalmış olduğu anlaşılıyor. H.’e danışarak onu da atıyorum sepete. Gidiyoruz. Yaşasın.
O sırada telefon; E. arıyor, Kuşadası’ndan. Yavru kedi anonslarıma cevaben, Ankara’lı bir dostunun aday olabileceğinden bahsediyor. Hem de gri ve erkek bir yavru tercihiymiş. Aynı taksim’den bulunan yani. Peki ama ona dolmuşta yol aldığımız sürece erişemiyorum. Ama fotograflı bir mesaj attım. Sağ salim pet-şop’a kedişleri bıraktıktan kısa bir süre sonra Ankara’lı arıyor. Anlatıyorum olan biteni.
Dükkanın numarasını verdim aradan çekildim. Gün içinde bir kaç kez yokladım dükkanı henüz aramamış.
Derken dün öğleden sonra H. aradı. Kedileri görmeye gitmiş pet-şop’a; orada onlarla ilgilenirken, bir hanım gri kediyi almış götürmüş. Grigri artık rahat. Diğeri yalnız kalınca tekrar ağlamaya başlamış; diğer bir kafesteki yavruların yanına yerleştirmişler bizimkini. Hemen sokulmuş onlara, onlardan biri onu yalamış ve sükut.
Şimdi yine bekliyorum. En yakın zamanda bahtsız küçüğün de şansı dönsün ve sevileceği iyi bakılacağı bir yuvaya kavuşsun.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Belki çok yakın...

Günlük hayatın olağan ritmine dönüldüğünde 2 blok ötedeki veterinere uğruyorum. İçerde temizlik gibi işlerle meşgul bir bey. Ona “bir kedi yavrusu kaybetmiş olabilir misiniz?” dediğimde şaşırıyor. Buna alışık olmadığı apaçık ortada. Doğru ya genelde veterinerler hayvan kaybetmezler, tersine onlara hayvan bırakılır bol bol. Ben de biraz bu sebepten şaşırtmacalı başladım diyaloğumuza. Bu bey, belli ki pek istismara uğramış yufka yüreğini gizlemeye çalışan çatık bir yüz ifadesi takınmış durumda. Ama yılmaya niyetim yok. Çok kısa olarak bir yavruyu geçen akşam araba motorundan kurtardığımızı söylediğimde; iyice şaşırarak, “biz çıkardık onu” diyor. Bu kez ben şaşırıyorum. Sonunda anlaşılan o ki, söz konusu olan kediden 2 tane var! Belki de art arda parketmiş arabaların motorlarından, birbirimizden habersiz bu kedi yavrularını çıkarmışız; onlar gündüz, biz akşam. Belki de aynı arabadaydılar, kimbilir.
Her neyse. Bizimki apartmanın giriş kapısı camına boşuna atlamıyor, boşuna çağırmıyormuş. Kardeşi varmış az ötede. Veterinerden mutlaka birbirlerinin sesini işitiyorlardı. Şimdi bu adamcağız pek de bizimkini oraya almayı istemiyor. Haklı. O kadar çok kedi var ki sokaktan oraya bırakılmış. Ne yapacaklar onları? Sormadan söylüyor. “bize bunları getiriyorlar, tedavi edip ‘ortam’larına bırakıyoruz.” Yani sokağa. Pek de yuva bulabildikleri olmuyor. Yalvarmalarım sonucunda, bizimkini kardeşiyle aynı sepete koyuyoruz. En azından miyavlamaları kesilsin. Bunlar basbayağı ikiz; aynı lekeler, aynı bakışlar, ikisi de erkek. Ben bizimkine yuva bulma araştırmalarıma devam edeceğime ikna ediyorum adamcağızı. –keşke ikisine de bulabilsem.- Söylediğine göre, diğeri de devamlı miyavlamaktaymış. Kardeşi yanına geldikten sonra o da sustu.
Şimdi bu vaka henüz mutlu sona ulaşmadıysa bile en azından iki kardeş beraber birazcık daha rahatlar. Ancak basbayağı bir kedi taşıma sepeti içinde (küçük bir bisküvi kolisi kadar bir şey) olduklarından hareket edemiyorlar.
Bekliyorum. O kadar çok insana duyuruyorum bunu. Henüz çıt çıkmadı. Umarım bu geçici bir sağırlıktır.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Yaşayışınızı biraz değiştirmeniz mümkün mü?

2 fotoğrafını gördüğünüz küçük bey şaşkın. Dün bütün bir günü koskoca bir motorun içinde, kime ve nerede olduğunu bilmeden, seslenerek geçirdi; aç açına. Öncesini hiçbirimiz bilemedik. Bu minicik can, içgüdüsü ile hayatta kalmayı başardı. "miyav"layarak. Sonunda ona yardım edebiliceklere sesini duyurdu. O herhalde annesini tercih ederdi elbet! Gece çökerken nihayet arabanın sahibi geldi, motor kapağını açıp çıkardik; kedisever kapıcımızla ben.
Oh! Ne tatlı şey! bir karton kutu ayarladık delikler açtık, içine sıcak su torbası ve ekmek içiyle sulandırılmış süt koyduk. Biraz sakinleştiğinde gece ilerlemişti, bitkindi ve uyuya kaldı. Çıkmasın diye kutunun üstünü de kapattık.
Saati iyice erkene kurup yattım. Kulağım kapıda, miyavlarsa diye. Düşünüyorum; ne zamanlama! Tam 1 mayis öncesi. geçen sene gibi biber gazı olacak apartman kapısı altından rahatça içeri sızar; fırlatılan taşlar! Hem veterinerler, eczaneler her yer kapalı olur ve sonraki gün de Pazar.
Saatten önce uyanıp kulak verdim, evet sesleniyor. Yatmadan önce bulduğum leğene kum koydum; ılıttığım sulu süt ile lapa hazırladım. Evdeki kediler merakta! Aşağıda onunla epey vakit geçirdim. Yesin, içsin, tuvaletini yapsın, dolaşsın biraz rahatlasın, sevgi alsın. sonra? Tekrar mı kutuya? Olmayacak hep öyle kapalı kutuda kalamaz yavrucak. Sabah ilerleyince en güvendiğim veterinerimizi arayacağım. Sevgili Ali bey her zaman yetişir. Ufaklığı iyice avutup sıvışıyorum. Biraz kestirdim ben de. Uyanıp Ali beyi aradım. Yarım saate klinikte olacak. Ancak orada hasta bir köpek misafiri olduğundan kediciği barındıramayacak. Hemen hazırlanıp indim aşağı. Yavrucakla oynuyoruz. Kapıcımızın küçük kızı devamlı onu okşamak derdinde. Bu sene yürüyüşe izin verilmiş, cesaretim artarak kedicik kucağimda dışarı çıkıyorum. Evet, geçen seneye göre her şey daha bir sakin. Araç trafiği yok, tek tük insan var etrafta. Yine de belli olmaz! Ama umurumda değil o sıra.
Kedicik daha bir canhıraş “Neler oluyor?” “Yine mi kapı dışarı?!”
Yürüken mıstık parkı’na yakın geçiyoruz. Kedi evleri yaptılar renk renk. En olmadı oraya bırakırım buncağızı. Hiç değilse başını sokacak damı olur, arkadaşları olur. Özgür olur, park kedisi olur. Seçenek kalmazsa...
Klinikte sohbet ediyoruz; bir an için bu bay “bendekinin esas sahibi bulunursa, bu keratayı ben de alabilirim” diyorsa da; hepimiz biliyoruz bu o an için sadece. Hayvanseverler olarak anılan insanlar hepsine kolayca tav oluruz, o an için tek gerçek o diğer yaratığa duyulan aşktır. Onunla yaşama devam etme seçeneği kıl payı ötededir.
Kedicik sapasağlam, iç ve dış parazit ilaçları yapılıp kulakları temizlendi. Doktorun de önerisi kutuyu yan yatırıp kapısı olan kulube gibi bir kenarı açık tutmak. Yaş mama vs. verilebilir. Minik 1,5 aylıkmış.

Dönüşte onunla epey oyalanıyorum. Kutusunu yeniden düzenleyip alışmasına yardım ettim. Dışarı çıktığından ötürü epey heyecanlı halen. Miyavlaması sanki hiç kesilmeyecek. Ama mecburum ve onu bırakarak yukarı süzülüyorum. Hemen telefonla olabilecek adayları arıyorum. Hepsinden yanıt olumsuz. Yine de umutsuz sayılmam. Seçenekler, seçenekler. Hatta Pazartesi köye yola çıkacak dostuma bile yalvadım. Evdeki patililer hep merakta.
Bunları yazmaya başladığımda toptan herkese yollayacağım bir mail idi. Ama bloga yerleştireceğim bir hikayeye dönüştü; finali henüz belirsiz.
Şimdi bekleyeceğim.. minicik bedenden çıkan yüksek perde miyavlar eşliğinde.