17 Mayıs 2010 Pazartesi

45 yılı geride bıraktığımda...

Geçen bir haftayı annemle geçirdik. Bu yaşımda ben nihayet hiç itme hissetmedim. Kabullenme ve şükran dolu günlerdi. Nihayet rahattım. Nihayet özgürleşmiştim. Nihayet yogamın en büyük hediyesini aldım. Çelişkiler sona ermişti. 30 yılı aşan yoga çalışmalarım meyvesini veriyor. Öğrendim. En değerli bilgi sonunda oturdu. Sonunda sindirim gerçekleşmekte.
Değerli Mahatma Gandhi’nin kulaklarımda çınlayan lafı: değişime kendinizden başlayın. Başka bir gün, başka bir öğüt: kendinizde yaptığınız en ufak bir değişim, en büyük değişim olur.
Ve bir zaman dinlediğim hikaye: zen keşişleri manastırda uzun zaman çalışırlarmış. Ve günün birinde varırlarmış aile ocağına. Orada sınarlarmış kendilerini. Ebeveynlerine karşı kızgınlık duyuyorlar mı? Kontrolü yitirebiliyorlar mı? Eğer cevap evet ise; doğru manastıra geri dönüp çalışmaya devam! En büyük ve aşılması en zor sınav buymuş çünkü. Oldum mu? Olmadım mı?
Sonsuzluğa uzayan, yer yer engebeli, dikenli bir yol bu “ben”in yolculuğunda hayat. Sağda solda tatlı yemişlerden beslensek de, bize öğreten esas beklenmedik acılıkta olandır; belki de bizi zehirleyendir. “Sadhana Marga” spiritüel çalışmalar demek, daha Türkçesi, ruhsal yol. Bu nedir? Yalnızca ve sadece; ilahiler okunacak, meditasyon aksatılmayacak, fiziksel beden doğru beslenme, asanalar, nefes ve gevşemelerle dinç tutulacak... mı? Yok! Hocalarımın da dediği bu değil zaten. Uygulama, uygulama, uygulama. Her an ve her dakika, Pazar alışverişinden, temizlik yapmaya; saldırıya uğradığımız andan, dost sohbetlerine; düğünden, eş ile kavgaya; hele de hamilelikten, doğum anına;.. her an tetikte, her an farkındalıkla yaşamı kucaklamak.
Yaşamı kucaklamak. Yaşamı kucaklamak. Yoga bu. Bir olmak ne demek? Bütün olmak. Birbirinin içinde çözünüp erimek, birbirine karışmak. Ne demek bu? Ayrılığın kalktığı nokta o an. Bakılan ile, bakanın ve bakmanın artık ayrılık taşımadığı an, meditasyon bu. Son çağlarda batıda geliştirilen “empati” kavramı biraz bunu andırıyor. Yani “karşı”mızdakinin yerine koyabilmek kendimizi. Onun yerine, ayrı olmadığımızı bilebilmek daha nihai bir deneyim. Ben şuna benzetiyorum; hani bedenimiz var, etten kemikten, ayağım mesela, ama o bütün bedenimin bir parçası, ayak diyerek sadece o bölümü, bölgeyi kastediyorum; yoksa ayak “ben”im ayağım. İşte “diğer”leri ile böyle olduğumuza inanıyorum. Sadece el ile ayak arasındaki kadar farklılyız.
Yoga çalışmaları, kendi başına asanalar bile, derinden ve çoğu zaman farkettirmeden bize bunu pekala öğretiyor. Ayak örneğinden devam edersem...
Denge duruşlarında bunu çok açık anlamak mümkün.
Tek ayağımda dikiliyorum. Bu kez pek düzgün olmayan bir zemin var ayağımın altında. Toprak ana. Ve ben bir ağacı taklit ediyorum Yıldız Parkı’nda. Koca ağacın önündeyim, onun dökülen baharlarını sol tabanımda hissediyorum. Sağ tabanım ise sol uyluğumun içinde dayalı, kumaş, bedenimin ısısı, uzun kasın altında sapasağlam beni taşıyan uzun kemik. Bastırıyorum ona. Ellerim çok hafif, avuçlarım göğsümde birbirine yaslı duruyor, sıcak. Omuzlarım gevşemiş. Omurgam göğe uzuyor. Bunları taşıyor sol ayağım. Bir elin yapacağı gibi yeri kavrıyor ayağım. Tutuyor toprağı. Yerçekimiyle ortak çalışarak basıyor kuvvetle. Ancak o zaman göğe yükselmeye başlıyor bedenin yukarıları. Yerden güç almasa olmayacak. Her şey koordine. Vrksasana, ağaç duruşu.

Şimdi iki avucum toprakta. Onun üzerinde yükselen kollarım. Üst kollarıma dayamışım dizlerimi. Kakasana, karga duruşu. Yukarı ve arkaya uzayan kalçamın altında ayaklarımı serbestçe topluyorum. Başım yüksek, bakışım karşıda sonsuzluğa odaklı. Ellerim taşıyor koca bedenimin ağırlığını. Ellerim ayaklarımı taklit ediyor. Ellerim ayaklarım olmuş.

Baddhapadmasana, kilitli lotüs duruşunda, ellerim kollarım ayaklarım bacaklarım bağlanmış, tortop bir bütünüm. Sırtım ise dimdik. Ayak üstlerim karşıt kasıklarda, kollarımı arkamdan geçirip uzanmışım ayaklarıma, sağ elimle sağ ayağımı, sol elimle sol ayağımı sıkıca tutuyorum. Tüm uç uzantılarım törpülenmiş, derli topluyum. Ve omurgam uzun başım yüksek, enerji rahat akıyor. El ve ayaklarımdan kaçan enerji yok artık, bedenimin içinde dönüyor ve ivme kazanarak yükseliyor prana, yaşamsal enerji. Bu duruşu yapan yoginin başka duruş çalışmasına gerek olmazmış diye bilinir.

Ellerim ayaklarımla bir. Bazen başımla ayaklarım. Kimi zaman uyluklarımla, karnım göğsüm bir. Yüzüm bazı duruşlarda gömülür dizlerime. Bazısında ters bakarım dünyaya. Öğretir yoga bize bütün olmayı, bir olmayı. İkilik olmadığını. Bunu bir kanıksayabildiğimiz zaman... denilir ya: dünyalar benim olur. İşte öyle bir mutluluk. Zevk değil, keyif değil, haz değil... huzur, barışıklık, sürekli dinginlik hali, sükunet...

İlk gurum annem.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder