5 Temmuz 2010 Pazartesi

Fesleğenin her dem taze olduğu bir yer.

Bugüne ve pranayamaya, dayıcığımın mutfaktan kulağıma çalınan sesleriyle başladım. Yogasanalara geçerken ben, baktım giyinmiş yazlığa kedileri beslemeye gideceğini söyledi. Derken uykusundan zıplayıp Serdar da ona katıldı. Ara verip, pencereden uğurladım onları. Yalnızım ya, şımararak, Satyananda’nın çalıştırdığı gevşeme, surya namaskar ve yoga nidrayı çalıyorum. Yüksek sesle. Onunla çalıştım bir süre daha; sonra ilahiler (chanting/mantra) eşliğinde sürdürdüm. Epey uzun bir sabah. Nefisti, konsantrasyonum yalnız olunca iyice yükseldi.

Geceki düşünceler. Önceki 3-4 günün gizli gerilimi tükendi. Düşünceler halen var, ben salatamı hazırlamaya başladığımda. Ama çarpışmıyor, çaresizce oradan oraya zıplamıyorlar, uslu uslular.
Telefon. Sevgili E. Geç sabah saati. Dharma yoldaşlarımdan biri. Konuşuyoruz, bazen sonsuza dek konuşabilirmişiz gibi oluyor onunla. Ama derinden derinden konular, deşelenip dipten kalkan tortuları konuşuyoruz. Geleceğe dair, bugünkü anatema. Gitmek isterken ben, 4-5 gündür bir duraladım. Buraya sığmaz şimdi, detay ıvır-zıvır; görünen yüzüyle hayat gailesi denir. Neyse. Belki de giderim ama rahatladım. Biraz daha çözüldüm galiba.
Hem bu “an”da olabilirken, öte yandan nasıl da başka bir yerdeyim ben? Yani buradayım, an be an farkındayım yaşadığımın. Öte taraftan, diyorum ki manastıra gidicem Dilgo Rinpoçe’m beni bekler. Halbuki keşiş olmamışım ki... keşişmişçesine hak(k) aranıyor muşum. Onu gördüm içerimde tohumlanıp duran öykünmeyi farkettim. 10 -12 yıldır içimde artık filiz vermek üzereymiş bu keşiş olma merakı. Belki önceki yaşamlarımdan kalmış, belki değil, ama yüzeye geliveren tortu bu oldu. Geçen cumartesi grup meditasyonu sonrasında yavaşça ayılmaya başladım buna. Ertesi gün, yani dün iyice göstermeye başladı kendini. Bu sabah suyun yüzünden toplayıp attım.
Anlaşılan ihtiyacım biraz olsun tek başınalık. Birazcık. Dış uyaranların şiddetinin daha az olduğu bir yer. Rahatlama. Telefonda bunları da konuştuk. E. hazır olmayabileceğimden dem vurdu. “Nepal’e gitmek” yoksa bir fenomen mi oluvermiş? Yoksa ben bu tatlı lamaların enerjilerini mi emicem gidince o diyarda? Telefonu kapadık.
Devam ettim... salata hazırladım. Üzerine pencerede yeşeren fesleğenleri serptim. Fesleğen aşkım benim. Geriye sarıyorum... küçükken bir fesleğen saksım olduğunu hatırlıyorum. İlk göz ağrım. Belleğimde kalan bu iz mi beni o kadar mutlu kılan şimdi?
Ama, huzur tam da şu an bu fesleğenin mis kokusunda işte, taze yeşil renginde, biberli tadında, kaygan dokusunda. Ve, deniz bir diğer aşkım. Her dalışımda sessizliğine aşık olduğum, hafiflediğim tuzlu mavi-yeşil su. Henüz izini sürüp sürüp kaynağını bulamadığım tutku. Denizle, fesleğen yanyana. Sıcak, kuru sıcağın insanı buhar eden hafifletme gücü. Işığın çılgınca yağışında renklerin coşkusu, ve bazı anlarda körleştirmesi insanı. Buram buram kokular. Sağır edercesine öten ağustos böceklerinden hiç bıkmadım oralardayken. Sonra, her şeye kadir keçiler dolanıyor özgürce etrafta. Sabah köründe suya dikkatlice girerdim, uykularında suyun içinde sallanan minik balıkları ürkütmemek için usulca hareket ederdim...
Yoksa... fesleğenlerin hiç solmadığı diyara mı gitmeli?

1 yorum:

  1. neden sitenizden ayın durumu gösteriliyor.. bunu çok merak ediyorum.. nesli

    YanıtlaSil