31 Aralık 2010 Cuma

Yatış.

İnce bir hilâl olacak bu gece karanlığında göğün,

Eğer başını kaldırır bakarsan.

Var olanlar,

Yalnızca gördüğün, işittiğin, tattığın, dokunduğun,

Ve kokladığınla mı sınırlı sandın?

Oysa orada duran bayağı büyük bir gerçeklik var.

Hep yok saydığın.


Burada hemen ellerinde,

Yumduğun avucunda, hissetmiyor musun yaşamı?

Nabzını hayatın, duymuyor musun?

Sonra yattığında yere boylu boyunca,

Bıraktın avuçlarını açılsın, dolsun gökyüzü içine.

İzin verdin gevşemesine parmaklarının,

Ve koyuverdin kendini yerin çekimine.

Nefesin kendiliğinden gelip giderken

Şaşmadın mı? Nasıl da sürüyor yaşamın.

Sen ne yaparsan yap soluğun kesilmiyor.

Ölmüş gibi uzansan da buz gibi taşa,

Olmuyor, taklitten öte değil.


Ama bir gün, bir an, var ki;

İşte o görmezden geldiğin,

Hani hiç bilmemezliğe geldiğin o koca hakikat.

Bitirdiğin, ve başladığın...

Ölüm.


Umâ. 2010, aralık, 31.

29 Aralık 2010 Çarşamba

Yeni.

Evet, hiçbir şey aynı değil. Ne de farklı. Bir yandan hayat süregiderken, yoğun olarak duyumsanan ise bir şeyler hiç de gitmemekte. Duruyor. Orada öylece dikilmiş. Duygular. Daha önce de pek çok kereler dedim, hem de dinledim, hem de okudum, öğrendim… Duygular nasıl oluşur. Algı mekanizmasına gelen uyaranlar anı birikimiyle muhatap olup, zihinde nitelendirilip, sonucunda duygu oluşuyor, kısacası.

Kimi duygular inatçı. Kimiyse dönüşüveren. Gizli, gizli bağımlı ediyor insanı kimisi. Bunlardan birine sevgi demişiz. Ve bu sevgiden baş veren başka isimli duygular da mevcut, ama az, ama çok. Bu aralar kafamı kurcalayan insanların duyguları eşit midir? Hem nicelik bakımından, hem nitelik. Dün M. ile derin bir sohbete daldığımızda ona da açtım konuyu. Pek bir yere varamasak da, yaşantılarımızdan çıkarımlar, karşılaştırmalar, derken epey yol aldık.

Gelelim yine orada dikilip duran kısma. Gitmeyen. Bir türlü değişmiyor gözüken. Misal şu ara içinde bulunduğum hâletiruhiye. Annemi dünya gözümle görmemeye alışma dönemindeyim. Bunun ne çok faydaları varmış. Hayatı tiye almaktan, ota böceğe kadar her zerreye artan şefkate kadar iyi bir şey ölümle yakından yüzleşmek. İlk günlerdi, elimdeki tüm ölümü işleyen spritüel kitapları devirdim. Bu defasında bambaşka anlamları bularak okudum hızla. Hayatımı bir daha, bir daha sorguladım. Sonra öyküler dönemim başladı, geçen güne dek sürdü. Yaşama dair ama yaşamın içinde yitmeden yazılanları okudum bir bir.

Cumartesi’ydi, 3 gün evvel. Çeşitli meditasyonlar çalışıyoruz. Birinde, hoca sırayla sevdiğiniz birisini, sonra nötr bulduğunuz birisini ve sonra zor ilişkiniz olan birisini seçin dedi. Nötr? Düşündükçe bulamadığımı fark ettim. Mesela, köşedeki bakkal olabilir, yoldan geçen biri olabilir. Nafile her birine bir duygu besliyorum. Ama az, ama çok. Derken M. ile sohbetimizde bundan dem vurdum. O da hayretle fark etti, böyle birini bulmak ona da zor geldi. Nötr. Sana hiçbir duygu vermeyen biri.

Yaşadıkça, yaş aldıkça, yaşlandıkça, duygular silsile oluşturuyor. Girdaba dönüşüyor. Bazı bazı insanı boğabiliyor. Yoga pratikleriyle, bunlardan özellikle meditasyonla, anı birikimlerini, hatıralar sandığını temizliyoruz. Bunlardan arındıkça, duygularımız da öyle bizi sarsacak denli etkilemez oluyor. Daima yepyeni, taptaze oluşumlarla hafifliyoruz. Huzurlu bir mutluluk, yaşamımızı sürerken zemin olabiliyor.

Onun için bilgelerin gülüşü bizi sarar,

gözlerinde parlar samimiyet

ve kalbinden akar bize şefkat.

Lama Yeshe. http://www.lamayeshe.com

13 Aralık 2010 Pazartesi

Annemin narı.

Annem yok yanımda o sıra. Kamaradere’deyim. Annemin o özel vurgusuyla sevip okşadığı minicik nâr ağacı, boyuna bakmadan meyvesini vermiş. Bereket timsali nar. Canım nar. O sıra annem yok yanımda. Şimdi de olmadığı gibi. Bu sefer ki yokluğu neden farklı hissediyorum?

Hâlbuki o şimdi benim kanımda canımda. Bunu daha önceleri hissetmediğim gibi iliğimde kemiğimde yaşıyor annem… Ve babam da beraber. Yürüyorum yolda onun ani gidişiyle beraber; dönmemecesine ayrılışından sonraki bir vakit. Sokaktayım. Hava buz gibi diyorlar. Hissetmiyorum soğuğu. Tek duyduğum hücrelerimin bana seslenişi. Buradayız tatlım; canımız, kanımız sende akıyor. Annem ve babamın sesi bu anlaşılan. Ne kuvvetli bir histi bu yarabbi.

Meditasyon inzivasına çekilmeden hemen önceki hafta annem bir gece bana iç dökmüş, nasıl da babamı özlediğini sayıklamıştı. Böyle anlar çok enderdi. Geçmiş zaman kullanıyorum şimdi. Kolay değildi anacığımın duygularını ifade etmesi. Korkuyla burkulmuştu yüreğim. Belki de o korkuyu görüvermiştir gözlerimde, ben bunu saklayarak ne ben ne ablam dolduramayız ki onun yerini annem. Demiştim. Şaştı kaldı bu söylediğime. Hiç olur mu? Sizin yeriniz bambaşka elbet! Canımsınız benim!

Orası neresiyse gidilen… birbirlerini bulsunlar diye diliyoruz ablamla ben.

Sonra bütün o prosedür silsilesi esnasında; bütün o telefon silsilesinde, bir an için duyumsanan o hep varolacak saydığının boşaltıverdiği alanda, o koskoca boşlukta, bir bir birikiyor minicik başsağlıkları, iyi dilekler, teselliler, tüm o sevgi sözcükleri doluşuveriyor, sanki o dev boşluğu doldurma çabasındalar. İrili ufaklı kaynaşıyorlar. Onlar sırtını dayayacağın bir iskemle arkalığı sanki. Oysa sen sırtını dayamaya bile muhtaç olmadığın bir varlığın eksikliğindesin.

Sordum kendime, ne farkı var? Burada, orada, nerede? Varoluş bu mu? Yok oluş ne? Duyularımızın şu kısıtlı algılayış mekanizmasında, cismen mi aramalı varoluş sihrini? Anlarım var ki kahroluyorum yokluğundan. Sonra da yine kabulleniş yetişiyor imdadıma. Yine yolda yürüyorum, belki o bahsettiğim günle aynı gündü; ilk kez doğmuş duydum birden kendimi. İlk kez basıyorum sanki yere. Annemle babam beni mezun etmişler gibi… mi desem; yahut, haydi kızım artık kendi başınasın. Hoş geldin dünyaya. Bunun gibi bir şey. Hatta bir çeşit mutluluk kapladı yüreğimi. Ve huzurla andım tatlılarımı, sevgili annemle babamı. Verebilecekleri her şeyi verdiklerinden emin, etrafımda uçuşuyorlar, ışık ışık, pır pır titreşiyor o yok oldu sanılan varlıkları her yanda.

Geçen hafta tam bu sıraydı. Annemin ruhuna okunan dualarla başımı kaldırdım göğe; uçan kuşlar vardı. Sanki o da onlarlaydı. Pırıl bir gök, birkaç ağaç dalı, sessizlik, dirilten bir temiz hava, ne tenha ne kalabalık, sükûnetle uğurladık annemi… buluşmak üzere.