22 Haziran 2011

Yoga Felsefesi: Bir Önsöz -1

Oldukça heyecanlı bir çağda yaşıyoruz, insan krallığında sürekli revolüsyon olan bir çağ. Bilimler teknolojik bir çığır açtı ve medeniyet maddi zirvesine ulaştı, insan düşünüşünde de büyük bir devrimle hem de. Freud'cu psikoloji, neo-Freud'cu grup uzantısıyla birlikte, insan kişiliğinin yeni boyutlarını gösterdi. Biyolojide, fizikte, kimyada, astrolojide, astronomide, ahlakta, felsefe ve psikolojide bilginin yeni ufukları açıldı.
Tarihin kuşbakışı görünüşü, her bir çağdaki adamın, içinde yaşadığı çağın yegâne olduğunu hissettiğini bize gösterir. Yine de, 20. Yüzyılın, gelişmeyi geri dönüşü olmayan bir noktaya taşıdığı tartışılmaz. Hal böyleyken, insanoğlunun faydalanabileceğinden daha fazlası için koşturmaktansa, gelişme vasıta ve semerelerini koruması ve sağlamlaştırması çok daha gereklidir. Zihinsel bir reform, teknolojik reformla doğru perspektifte iyi niyetle denkleşmelidir.
Tam da burada, eski değerlerin canlanması için bir ihtiyaç kuvvetle hissedilir. Olaylar değişirken, değerler değişmez kalır. Yani, iyi bir hayat ve ahenkli bir gelişme için aslolan şey, halen esastır ve sosyal, politik ve ekonomik dünyadaki değişimlerden bozulmamıştır. Hakikat, güzellik ve iyilik farklı yorumları olan, yine de insanoğlunun nihai uğraşları olarak kalan ideallerdir.
Yoga, hem felsefesinde hem tekniğinde, bu ideallere erişmek
için vasıtadır. Bu nedenle, günümüzün en zaruri ihtiyacı, yogayı unutulmaktan kurtarıp insana ait bilgide hakettiği görkemli yerini ona geri kazandırmaktır.
YOGANIN DİNAMİKLERİ, BÖLÜM 1 -AÇIKLANAN YOGA Swami Satyananda Saraswati

01 Mart 2011

Yogimtrak.

Şöyle bir genelleme var etrafta; yogi yorulmaz, yogi hastalanmaz, yogi her daim neşelidir, yogi üşenmez, üşümez, üzülmez, vs... burada şehirliler "yogi" derken esasen etraftaki yoga hocalarını kastediyorlar. Arada epey bir fark olduğunu biz hocalar pekâlâ biliyoruz. Hem de birçoğumuzun gönül yarası zaten, yogi olunur mu? Yogi mi doğulur? Olabildim mi? Olamadım mı? Olabilir miyim?

Geçen hafta boyu süren grip nöbetim esnasında bir kere daha bunlar üşüştü aklıma. Hatta "ben nasıl hasta olurum ki?" diye "diğerleri"nden kendimi bir güzel daha üste yerleştirmek üzere olduğumu fark ediverdim... "U" dönüşü yaptım. Bir yoga hocasının yaşamı nasıldır şehirde? Buradaki misalden yola çıkarsak, ben hastalanınca ne yaptım, yapmadım? Elbette işimin gereği bildiğim bir takım yogik yöntemler uyguladım. Hiç ihmal etmediğim yogi çayını, masala çayını bol bol içtim, her sabah ve her akşam bir tatlı kaşığı zencefil, zerdeçal, tarçın ve baldan oluşan karışımı sıcak (kaynar değil) suyla yuttum. Her sabah cala neti (burun ve geniz temizleme tekniği) uyguladım. Bunlar kesmediğinde aspirin plus C'den içtim bir iki; baktım iyiye gidiş yok, kötüye gidiş mevcut, hain gribe karşı en en en son silahımı kuşanarak, yogi değil yogimtrak halimle yuttum antibiyotiği. Meyveyi ve sebze çorbalarını eksik bırakmadım. Sonunda geçti. Grip süresince, yogik metotların bana kazandırdıkları pek yabana atılmamalı; mesela ateşim çıkmadı, burnum tıkanmadı ya da akmadı, öksürük ancak son birkaç gün uğradı. Fena değil bence.

Bu gribe keçi lakabı verilmiş. Herkesten ayrı bir rivayetler silsilesi. Dikkat et, 20 gün sürdü bilmem-kimde; aman iyileştim deyip çıkıyorsun, sonra tekrar alaşağı ediyor; kızımı gece vakti hastaneye kaldırdım abla; derse gelemiyorum hocam serum takıldı bana; kocama serum verdiler de öyle iyileşti;... keçi denilmiş, çünkü inatçı, çünkü dayanıklı. Şimdi bu bendeki neydi bilemem, tek marazası, her yerimin kırılıp dökülmesi ve dolaşan ağrılar, halsizlik.

Yogimtrak yaşamımın bu bitap günlerinde zihinsel tutumlarımı, kalıp düşüncelerimi tarttım. Gücümün arttığı kimi günler fırsat bulup yapamadığım ufak tefek işlerimi hallettim. Dinlenmeye gayret edip, uslu uslu evde kaldım 6-7 gün boyunca. Hiç değilse ortalığa çıkıp bendeki mikrobu yaymadım sokaklarda. Direneceğime -biraz geç de olsa- kabullendim ve söz dinleyip "adı lazım değil"den yuttum sonunda.

Yine bu dönem, bir kez daha zihin-psikoloji-fiziksel bedenin ayrışamaz bütün halinde bulunduklarının göstergesi oldu. Hassas bir konu var hayatımda son aralık ayından beri, pek çoğunuzun bildiği, ama artık olup- bitti diye rafa kaldırılan. Annem. Onun dünyamızdan ayrılışı. Olup- biten, ölüp- giden, yitip- kaybolan. Ben bile kendimin merkezinde yoğuşarak dersten derse koşar, sosyalliğimin doruklarında dolaşır ve hayhuya kendimi kaptırırken; bir güzel unutu- unutuveriyorum anacığımı dünya gözümle artık göremeyeceğimi. Sesini dünya kulağımla işitmeyeceğimi. Teninin kokusunu filan unutuveriyorum sanki. Sanki. Hâlbuki tek başıma yatağa uzanmışsam, uyku da hemen uğramıyorsa, hele de bu son sefer ki gibi uzun yatak istirahatindeysem; bir hüzündür, bir suçluluklar silsilesidir basıveriyor. Geçen gece işte, hastalığın ruha da işleyişiyle, tek başımayken olmadık bir kitabın, olmadık bir yerinde başladım zırlamaya. Oldukça uzun bir ağlama nöbeti. S. geldiğinde yanıma, sızlandım ona, pek çok toplumlarda, hele de eskilerde, insanlar yas tutarlar. Böylece o gidiş oldu- bitti olmaz, herkes de insanı büyük ihtimal karalar bağlamış görünce ona göre davranır, hassasiyet gösterir, ölüm böylece hayatın içersinde yer bulabilir, ölüm elle tutulur bir gerçek olarak yaşanır.

Bu öldü- bitti dönemimle beraber alttan alta hayatımda yer alan bir kaç hastalık, direnç düşüklüğü eğer oldu- bitti'ye gelmeseydi, yine de olur muydu? Bilemem. Ancak şu yaşıyor olduklarım hep bana gösteriyor ki, bedenim düşüncemin ürünü, bedenimle var olurken "ben", kalp acıları bedenimi de tutuyor. Sağlık da ondan, hastalık da.

Geçen bir hafta bir güzel durdurdu beni. Düşündürdü beni. Ara verdirdi yaşamıma. Yaşantıladıklarıma yenilerini eklememe mahal bırakmadı. Her fenomen gibi, bunun da yaramaz tarafları kadar, yarayan kısımları da mevcuttu. Galiba en güzeli doya doya ağlamaktı. Ve böyle zor bir dönemden geçerken, fazla yara bere almamı engelleyen yogimtraklığın verdiği anlayış açıklığıydı.

01 Ocak 2011

Samadhi: Yogik Eforun Zirvesi -5

Her bireyin, günlük hayatın fırtınalarını dengeli bir zihinle karşılayabilmek için, bu hünere ihtiyacı vardır. Uzun çalışma saatlerinden sonra bile, yorgun düşmeyecek denli güçlü olmalısınız. Eğer dinleniyorsanız, yorgun hissetmişsinizdir; yemek yiyorsanız, açlık hissetmişsinizdir; ilaç almışsanız, hasta hissetmişsinizdir. Bedeni tanıyın, onun kanunlarını ve kanun-yapıcısını. Yemeden, uyumadan, vs, yaşamak mümkündür, ama bu ancak samadhiye ulaştıktan sonra olabilir, ondan önce değil.
Samadhi, doğru şekilde "arzulananın içtenlikle tamamlanması" olarak addedilmiştir. Samadhiyi yalnızca bir pratik olarak almıyoruz. Daimi samadhiye ve onu canlandırmaya ulaşmak için gayret etmeliyiz. Bizimki, "çabasız ve isabetli" samadhi denilenden olmalıdır.
Modern insan birtakım bilimsel hurafeler geliştirmiştir. Bunlardan kurtulmalısınız. Doğru düzgün incelemezsek, her bir fikir bizim için geçerlilik bulabilir. Günlük yaşamınızda yogayı kabul edin. Yoga bir yaşam biçimidir, yarının kültürüdür. İllâ, bir tapınağa gitmeniz veya Tanrı'nız üzerine meditasyon yapmanız gerekmez; her nerede hissederseniz, orada ulvi bir itidalle idrak edin.
Dünyevi başarılar için de yogayı alışkanlık edinmelisiniz. Dünyevi tutkularınızı tatmin edecek ve ruhsal susuzluğunuzu giderecektir. İster, sağlıklı olmak için, ister mutlu bir evlilik hayatı için, ya da refah veya ruhsal aydınlanma için olsun, yoga size yardım edecektir. Yoganın başlangıç noktası, mukaddes kişilere ve iyi kitaplara eşlik etmektir. Onun zirvesi samadhidedir. Yoga çalışmazsanız, daima huzursuz kalacaksınız. İçsel yapınızda hep yanlış bir şeyler olacaktır. Duygusal, adalesel ve zihinsel gerginlikleri gideren ilk, nihai ve tek tedavi yoga çalışmaktır. İşte yalnız o zaman, tüm gerginliklerden özgürleşip, neşeyle ve sevinçten uçarak "Mutluyum, mutluyum, mutluyum!" diye haykıracağınız seviyeye ulaşırsınız.
YOGANIN DİNAMİĞİ, BÖLÜM 1 -AÇIKLANAN YOGA Swami Satyananda Saraswati

31 Aralık 2010

Yatış.

İnce bir hilâl olacak bu gece karanlığında göğün,

Eğer başını kaldırır bakarsan.

Var olanlar,

Yalnızca gördüğün, işittiğin, tattığın, dokunduğun,

Ve kokladığınla mı sınırlı sandın?

Oysa orada duran bayağı büyük bir gerçeklik var.

Hep yok saydığın.


Burada hemen ellerinde,

Yumduğun avucunda, hissetmiyor musun yaşamı?

Nabzını hayatın, duymuyor musun?

Sonra yattığında yere boylu boyunca,

Bıraktın avuçlarını açılsın, dolsun gökyüzü içine.

İzin verdin gevşemesine parmaklarının,

Ve koyuverdin kendini yerin çekimine.

Nefesin kendiliğinden gelip giderken

Şaşmadın mı? Nasıl da sürüyor yaşamın.

Sen ne yaparsan yap soluğun kesilmiyor.

Ölmüş gibi uzansan da buz gibi taşa,

Olmuyor, taklitten öte değil.


Ama bir gün, bir an, var ki;

İşte o görmezden geldiğin,

Hani hiç bilmemezliğe geldiğin o koca hakikat.

Bitirdiğin, ve başladığın...

Ölüm.


Umâ. 2010, aralık, 31.

29 Aralık 2010

Yeni.

Evet, hiçbir şey aynı değil. Ne de farklı. Bir yandan hayat süregiderken, yoğun olarak duyumsanan ise bir şeyler hiç de gitmemekte. Duruyor. Orada öylece dikilmiş. Duygular. Daha önce de pek çok kereler dedim, hem de dinledim, hem de okudum, öğrendim… Duygular nasıl oluşur. Algı mekanizmasına gelen uyaranlar anı birikimiyle muhatap olup, zihinde nitelendirilip, sonucunda duygu oluşuyor, kısacası.

Kimi duygular inatçı. Kimiyse dönüşüveren. Gizli, gizli bağımlı ediyor insanı kimisi. Bunlardan birine sevgi demişiz. Ve bu sevgiden baş veren başka isimli duygular da mevcut, ama az, ama çok. Bu aralar kafamı kurcalayan insanların duyguları eşit midir? Hem nicelik bakımından, hem nitelik. Dün M. ile derin bir sohbete daldığımızda ona da açtım konuyu. Pek bir yere varamasak da, yaşantılarımızdan çıkarımlar, karşılaştırmalar, derken epey yol aldık.

Gelelim yine orada dikilip duran kısma. Gitmeyen. Bir türlü değişmiyor gözüken. Misal şu ara içinde bulunduğum hâletiruhiye. Annemi dünya gözümle görmemeye alışma dönemindeyim. Bunun ne çok faydaları varmış. Hayatı tiye almaktan, ota böceğe kadar her zerreye artan şefkate kadar iyi bir şey ölümle yakından yüzleşmek. İlk günlerdi, elimdeki tüm ölümü işleyen spritüel kitapları devirdim. Bu defasında bambaşka anlamları bularak okudum hızla. Hayatımı bir daha, bir daha sorguladım. Sonra öyküler dönemim başladı, geçen güne dek sürdü. Yaşama dair ama yaşamın içinde yitmeden yazılanları okudum bir bir.

Cumartesi’ydi, 3 gün evvel. Çeşitli meditasyonlar çalışıyoruz. Birinde, hoca sırayla sevdiğiniz birisini, sonra nötr bulduğunuz birisini ve sonra zor ilişkiniz olan birisini seçin dedi. Nötr? Düşündükçe bulamadığımı fark ettim. Mesela, köşedeki bakkal olabilir, yoldan geçen biri olabilir. Nafile her birine bir duygu besliyorum. Ama az, ama çok. Derken M. ile sohbetimizde bundan dem vurdum. O da hayretle fark etti, böyle birini bulmak ona da zor geldi. Nötr. Sana hiçbir duygu vermeyen biri.

Yaşadıkça, yaş aldıkça, yaşlandıkça, duygular silsile oluşturuyor. Girdaba dönüşüyor. Bazı bazı insanı boğabiliyor. Yoga pratikleriyle, bunlardan özellikle meditasyonla, anı birikimlerini, hatıralar sandığını temizliyoruz. Bunlardan arındıkça, duygularımız da öyle bizi sarsacak denli etkilemez oluyor. Daima yepyeni, taptaze oluşumlarla hafifliyoruz. Huzurlu bir mutluluk, yaşamımızı sürerken zemin olabiliyor.

Onun için bilgelerin gülüşü bizi sarar,

gözlerinde parlar samimiyet

ve kalbinden akar bize şefkat.

Lama Yeshe. http://www.lamayeshe.com

13 Aralık 2010

Annemin narı.

Annem yok yanımda o sıra. Kamaradere’deyim. Annemin o özel vurgusuyla sevip okşadığı minicik nâr ağacı, boyuna bakmadan meyvesini vermiş. Bereket timsali nar. Canım nar. O sıra annem yok yanımda. Şimdi de olmadığı gibi. Bu sefer ki yokluğu neden farklı hissediyorum?

Hâlbuki o şimdi benim kanımda canımda. Bunu daha önceleri hissetmediğim gibi iliğimde kemiğimde yaşıyor annem… Ve babam da beraber. Yürüyorum yolda onun ani gidişiyle beraber; dönmemecesine ayrılışından sonraki bir vakit. Sokaktayım. Hava buz gibi diyorlar. Hissetmiyorum soğuğu. Tek duyduğum hücrelerimin bana seslenişi. Buradayız tatlım; canımız, kanımız sende akıyor. Annem ve babamın sesi bu anlaşılan. Ne kuvvetli bir histi bu yarabbi.

Meditasyon inzivasına çekilmeden hemen önceki hafta annem bir gece bana iç dökmüş, nasıl da babamı özlediğini sayıklamıştı. Böyle anlar çok enderdi. Geçmiş zaman kullanıyorum şimdi. Kolay değildi anacığımın duygularını ifade etmesi. Korkuyla burkulmuştu yüreğim. Belki de o korkuyu görüvermiştir gözlerimde, ben bunu saklayarak ne ben ne ablam dolduramayız ki onun yerini annem. Demiştim. Şaştı kaldı bu söylediğime. Hiç olur mu? Sizin yeriniz bambaşka elbet! Canımsınız benim!

Orası neresiyse gidilen… birbirlerini bulsunlar diye diliyoruz ablamla ben.

Sonra bütün o prosedür silsilesi esnasında; bütün o telefon silsilesinde, bir an için duyumsanan o hep varolacak saydığının boşaltıverdiği alanda, o koskoca boşlukta, bir bir birikiyor minicik başsağlıkları, iyi dilekler, teselliler, tüm o sevgi sözcükleri doluşuveriyor, sanki o dev boşluğu doldurma çabasındalar. İrili ufaklı kaynaşıyorlar. Onlar sırtını dayayacağın bir iskemle arkalığı sanki. Oysa sen sırtını dayamaya bile muhtaç olmadığın bir varlığın eksikliğindesin.

Sordum kendime, ne farkı var? Burada, orada, nerede? Varoluş bu mu? Yok oluş ne? Duyularımızın şu kısıtlı algılayış mekanizmasında, cismen mi aramalı varoluş sihrini? Anlarım var ki kahroluyorum yokluğundan. Sonra da yine kabulleniş yetişiyor imdadıma. Yine yolda yürüyorum, belki o bahsettiğim günle aynı gündü; ilk kez doğmuş duydum birden kendimi. İlk kez basıyorum sanki yere. Annemle babam beni mezun etmişler gibi… mi desem; yahut, haydi kızım artık kendi başınasın. Hoş geldin dünyaya. Bunun gibi bir şey. Hatta bir çeşit mutluluk kapladı yüreğimi. Ve huzurla andım tatlılarımı, sevgili annemle babamı. Verebilecekleri her şeyi verdiklerinden emin, etrafımda uçuşuyorlar, ışık ışık, pır pır titreşiyor o yok oldu sanılan varlıkları her yanda.

Geçen hafta tam bu sıraydı. Annemin ruhuna okunan dualarla başımı kaldırdım göğe; uçan kuşlar vardı. Sanki o da onlarlaydı. Pırıl bir gök, birkaç ağaç dalı, sessizlik, dirilten bir temiz hava, ne tenha ne kalabalık, sükûnetle uğurladık annemi… buluşmak üzere.



30 Kasım 2010

Yarın bambaşka bir gün.

Bu sonbaharda pek yazmadım. Hayat gailesi denir ya, bu var başımda. Şimdi de, gidiyorum tekrar. 10 gün yokum… 10 günlük yıllık olağan oturma inzivası. Gaileden sıyrılmak yani.

Vakit gelmiş. Yarın öğlen Şile’ye hareket. Bu sefer çok kalabalıkmış kurs… En son duyduğuma göre 120 kişiymiş. Neden? Bin kere anlatsam her defasında yeni keşifler doğuyor dilime yazarken. Yazarken ben yahut anlatırken ya da ders esnasında, yeni bilgiler hakikaten doğuyor belleğimde. Neler olacak orada? Saydım, her gün 10 saat meditasyon çalışıyoruz, en az. 9,5 gün tamamen böyle. Ayrılma gününden bir evvel biraz azalıyor saatler; ve konuşma serbest artık. Büyü bozuluyor. Yani toplamda 95 – 100 saat meditasyon yapılıyor. Harika!

Bu kursta, dikkatimizi tam kapasiteyle kendimize çevirebilmek için, dışla iletişimimizi yok denecek denli azaltıyoruz. Konuşarak, yazarak, işaretle, bakışlarla ilişki kurmuyoruz. Sessizce kendimizi dinliyoruz. Kendi kendimize kalmışçasına yaşıyoruz bu 10 günü. Algılar açıldıkça açılıyor. Zihnin faaliyetini görmezden gelmeye mahal kalmıyor. Bittiğinde hiçbir şey eskisiyle aynı değil. Dönülen ev, gidilen iş, buluşulan arkadaş, okşanan hayvancık, koklanan çiçek, aynı değil. Aynı, ama değil. O vakit anlamaya başlıyorum, algılamak yeterli değil yaşam mucizesini kavramaya. Kavrayış sonsuz bir süreç hem. O inziva boyunca kendini seyreder oluyorsun. Kendini tanıdıkça, başkasını daha bir tanıyor insan. Kendini buldukça gerçeği bulmak mümkünmüş gibi bir hal geliyor.

Krişnamurti yakamda. Hakikat yolları olmayan ülke! Buracıkta duran hakikati bulabilecek miyim? Bulduğumda bunu anlayacak mıyım? Sonra ne kalır ki geriye? Hakikati bulana bu hayat dar mı gelir? Yoksa, sonsuz bir okyanusta mı duyar insan kendini? Görmek hakikati kendimi gördüğüm aynada… mümkün mü?

Bunların cevabı hiç yokmuş. Olmamış. Olmayacak. Bilebildiğimiz bu yaşam düzleminde henüz kavrayışımız öyle kıt.


böyle bir kursla ilgilenenlere: http://www.tr.dhamma.org/

25 Kasım 2010

Bilgelik Kartı

Bilgelik, gelgeç başarılardan etkilenişimizin ötesine geçmemize yardım eder.” Önümde, klavyemde “geçici” olarak duran bu notu okuyorum. Arka yüzünde bir melek tasviri bulunan kartı, geçen gün bir Hintli bana çektirmişti. Tam da o günüme uygun bir mesaj olduydu -hep öyle olur ya. Kartı okuyup anladım, çantama attım; sonra bugün hızla bilgisayarın yanından geçerken klavyeye tutuşturuverdim.

Ne zaman bilge oluruz? Herkes olur mu? Nasıl olur? Hepimiz bilgeyiz denilir. Bunu gerçekleştirmenin yolu kendi hayatımızı incelemek olabilir. Kendi üzerimizde çalışmak olabilir. Kendimizi tanımaya başlamak olabilir. Ve sevmeye başlamak kendimizi. Olduğu gibi görmek, bunu kabul etmek, yavaşça evrilmek… Değişim. Bunların yolları çok çeşitli. Geçen gün alıntıladığım Krişnamurti mesajındaki gibi, hakikate giden bir yol yok galiba. O zaten burada duruyor.

Her şey tahminimizden de basit.

Olabilir mi?

Bazıları, Krişnamurti, Dalai Lama, Gandhi, Şivananda, gibi “bilge”dir. Bunun aşamaları mevcut. Kimi Niranjananda gibi doğuştan seçilmiştir, bilge doğmuştur. Sonrasında durmamış kendini daha geliştirmiştir. Kimileriyse daha bir farkındalıksızlıkla doğar, sonra belki kendini geliştirir, kendi çapında bilge olur. Ama o da bilgedir işte. Kimisiyse, cahil doğar, belki yaşamı boyunca bir türlü kendini bulamaz, bilgelik mutlaka vardır yine de, bazı noktalarda ortaya çıkıverir… Buna kendi bile şaşar. Ve bilim adamları, sanatçılar var. Onların bilgeliği, ürünleriyle insanlara verdikleri ilhamdır, yaşama kattıklarıdır. Sezgisel bilgi, doğar durur sanatçının içine.

Hayat çok basit... Olabilir mi?

“… gelgeç başarılar…” yani dünyevi kazançlar. Şunda birinci olmak; ya da sonuncu. Bugün de eve ekmek götürebilmek. Cevap yapıştırmak. Yahut, kazanamamak. Herhangisiyse, fark etmez, sonuçta bundan etkilenmek kısmı var daha önemlisi. Kendini bir şey sanmak da desem bir, egosunu kabartmak da. Ya da egonun aç kalması. Bu ego tümden kötü değil elbet. Bunda da yin-yang dengesi söz konusu. Egonun iyi yönleri mevcutsa da, çoğu kısmı pek hayrımıza olmuyor. Kendimizi ayrı hissettiriyor en başta. “Ben”, “benim” kavramları istila ediyor... Kendimizi ve üstelik her yeri, ortalığı kaplıyor. Reklamlar bundan besleniyor. Sonra daha, dahalar baş gösteriyor. Kıskançlıklar uç veriyor. Kin, nefret, hoşgörüsüzlük, gibi mutsuzluğa zemin olan duygular.

Bu duyguların oluşumu ayrı bir hikâye! Düşünce zincirleri, zihin, egoyu yaratan zihin, yani düşünce dalgaları. Kısaca duyguların oluşum süreci şöyle: dıştan gelen etkiyi duyularımız alıp iletiyor, bunu algılayan zihin, önce tanımlıyor, sonra önceden birikmiş olan izlenimler, hatıralar, izler silsilesindekiler doğrultusunda, bu etkiyi yaftalıyor, yargılıyor, iyi, kötü, tehlikeli, sevimli, çok şeker, ne iğrenç, sıkıcı, ferahlatıcı, vs.

Bu kadar basit olabilir mi her şey?

Günlük başarılarımızdan etkilenmenin ötesine geçmek? Bunlardan nasıl etkilendiğimize ve etkilendikçe neler olduğuna göz atabiliriz. Mesela başaramadık, en basiti bu bizi mutsuz eder büyük ihtimal. Mesela başardık, bu bizi mutlu eder büyük ihtimal. Şimdi misal, mutlu olduk; hemen ardından yine mutsuzluk gelecektir. Çünkü keyiflenen biz, sarkaç kanununa uyarak biraz sonra olandan ihtimal hiç hoşlanmayacağız. Dünyanın en basit kanunu, fizik kanunu hem; yogada raga-dveşa dediğimiz kavrama geldi sıra. Yani “hoşlanmalar-hoşlanmamalar”. Yaşamımızı yönlendiren yegâne kural.

Evet, bu kadar basit! Tek bir kural hayatımızı yönetir. Bu tek kural hayatımızı zindan da eder.

Yok canım! Ben hiç de öyle yapmıyorum. Daima başkalarının isteklerini göz önünde tutarım. Vs. Diyenler olabilir bunu okurken. Oysa -tarafsızca- kendimizi birkaç gün izlediğimizde görmeye başlayacağız… Şimdi dışarı çıkmak istemiyorum. Şimdi olmaz. Yarın bilmem neyi görmek istiyorum. Yok, çay istemiyorum. Bir kahveye hayır demem. Dün canım istemeye, istemeye zorla bilmem nereye sürükledi beni. Kaç kere dedim, bunu sevmiyorum, anlamıyor! Bayıldım çocuğun tipine. Gelmediği iyi oldu canım, zaten pek sevimsiz. Gelmeni çok isterim. İstemem. Severim. Sevmem. Binlerce bu ya da benzeri cümleler uçuşur zihnimizde. Bir dikkat edin, biraz zihninizi yoklayın. “İstesek” de “istemesek” de bu bir hakikat. Yolları olmayan ülkeden yani… Hakikat denilen.

Hakikat bu kadar basit! Olabilir.

Met cezir, sevme-sevmeme, çekme-itme. Bu zıtlıklar sarkacın iki ucu gibidir. Ne kadar uca fırlatırsak, sarkaç öbür uca aynı hızla döner. Ne zaman uçlara dek savrulmayacağız, ne zaman ki hızımızı azaltacağız, o vakit zihnimiz durulup, belki biraz daha dengeli, biraz daha huzurlu yaşama olanağını bulacağız.

Çalışırsak… Olabilir gibi görünüyor.

19 Kasım 2010

Bugün...

“Hakikat, hiçbir rotayla erişemeyeceğimiz, yolları olmayan bir ülkedir.”

Jiddu Krishnamurti


08 Ekim 2010

Herhangi Bir An'da

Geçen akşam özlediğim öğrencilerime yoga çalıştırıyorum. Balasana’da dinlenirlerken, aklıma düştü bir zamanlar okuduğum bir yorum. Meditatörün birinden, “…yogada meditasyon filan olamaz, hele de zor bir duruştayken beden gevşemez, zihin de öyle…” minvalinde satırlar. O burada yoga duruşlarını kastediyordu, asanaları. Patanjali sutralarından 2. Bölüm “Yoga ve Uygulaması”nı anlatır. Bu bölümün özellikle 3 sutrası asanayı tarifler. Sutralar özlü sözler olduğundan genellikle ustaların açıklamalarına, yorumlarına ihtiyaç duyulagelmiştir. Swami Prabhavananda ve C. Isherwood’dan buraya alacağım özet açılımlarıyla beraber:
46. Duruş (asana) sağlam fakat rahat bir pozisyonda oturmaktır.
Öncelikle asana ile burada padmasana olarak geçen lotüs oturuşu kastediliyor. Bağdaş kurmanın bu varyasyonunda ayaklar karşıt uylukların üstlerine yerleştirilir. Bunun getirisi, kişinin omurgasını rahatlıkla düz tutarak sakince oturabilip, bedeni tümüyle unutabilmesi. Baçlangıçta hiç de kolay değil. Bir yogi için dik duruş kesinlikle gereklidir. Zihin derinlere daldığında, omurga boyunca ruhsal bir akımın yükseldiği hissedilir; haliyle bu akımın rahatça geçip yükseleceği yer dik ve açık tutulmalı.

47. Asana bedenin doğal eğilimlerinin kontrol edilmesi ve sonsuz üstüne meditasyon yapma vasıtasıyla sağlam ve rahat hale gelir.
Çoğumuz pek de doğru durmayız ve fiziksel gerginlik artar. Bundan ötürü, asanalar dikkatle çalışılmalıdır. Hedef, bedenin son derecede durağan ve bir o kadar gevşemiş olduğu çabasız bir uyanıklık halidir. Sonsuz üzerine meditasyon yaparak zihni sakinleştirmeliyiz. Bunu hayal etmekte zorlanırsak, gökyüzünün enginliğine odaklanılabilir.
48. Ondan sonra kişi artık duyusal deneyimin ikiliklerinden rahatsız olmaz.
Yani, Bhagavad Gita’nın ifadesiyle, “zıtlıklar çiftleri”, fenomen dünyasının görünürdeki ikilikleri, sıcak-soğuk, zevk-acı, iyi-kötü, gibi. Benim buraya nacizane ekleyeceğim, yoganın 8 kolundan pratyaharanın yani duyuların geri çekilmesinin de bu sutrayla ilgili oluşu.
Şimdi, bu anımsatmadan sonra, bahsedeceklerime geliyorum.
Geçtiğimiz ayı Hindistan’da Neyyar Dam Şivananda Aşramı’nda geçirdim, ve dönüş tarihimi Istanbul’da gerçekleşecek olan bir atölye çalışmasına göre ayarladım. Hevesle beklediğim usta yogi Dharma Mittra geçen hafta 3 günlük bir eğitim verdi. İlk gününde yogayı etraflıca anlattı. Onun da vurguladığı, tüm yoga çalışmalarının bizi meditasyona hazırladığıydı. Amaç meditasyon, evrensel bilince ermek yani yoga yani birleşme/bir olma hali. Ustanın dediği gibi “spiritüel” çalışmalar emek ister. Ahlak kurallarına uyacaksın (yamalar, niyamalar), düzenli egzersizlerini (asanalar, pranayama, gevşeme) yapacaksın, yediğine içtiğine dikkat edeceksin (vejetaryen beslenme), düzenli meditasyona oturacaksın, gibi uygulamalar.
Esas olan cehaletten kurtulma, bu dünyanın faniliğini sindirip, ardında yatan engin bilgiye açılma. Sözkonusu ettiğim akşam dersime dönüyorum; herkes balasanada, altına ayaklarını toplamış, alnını yere bırakmış, sakinleşiyorlar. Diyorumki, işte bedenle yapılan bir yoga duruşu, ve zihin eğitimde. Bir yoga dersi süresince asanalara, nefes ve gevşemeler eşlik eder, kişi hazır oldukça meditasyon eklenir. Düşünüyorumki, bu aynı günlük hayatımıza benziyor. Burada onun provası var. Ne yapıyoruz burada? Zor bir yoga duruşunu ele alalım, ne oluyor o esnada? Bir kere yogada elzem olan teslimiyet var, hocanın yönlendirmesine teslim olarak başlayıp, o duruşta kıpırdamadan kalmaya niyet ederek duruşa teslim oluyoruz, her şeye karşın nefesimizi sakince sürdürmeyi öğreniyoruz; sonra, etraflıca farkındalığımızı geliştiriyoruz; her iki ayağımıza, bacaklarımıza, her iki el ve kollarımıza, ensemize, başımıza, karnımıza, sırtımıza, göğsümüze, hatta yüzümüze ve muhtemelen iç-organlarımıza hakimiz… bu öyle hemen gelişmiyor, yavaş yavaş gelişiyoruz yogada. Farkındalığımız yükseliyor. Günlük yaşam koşturmacasında da başlıyoruz, elimize ayağımıza, nefesimize hakim olmaya. Nefes ile zihin birbiriyle yakın ilişkide. Nefes hakimiyeti, zihin kontrolünü kazandırıyor. Tepkiselliğimizin azalması, alacağımız tepkileri de azaltıyor, değiştiriyor, ilişkilerimiz düzeliyor. Gün içinde yaşantıladıklarımız daha bir meditasyona evriliyor, yaşamımız giderek daha bütün hale geliyor.
Provasını yaptıkça gerçeği buluruz. Yogada derinleştikçe, keşfedilecek koskoca bir dünya buluruz. Her bir yoga uygulaması, bilgi okyanusundan, damla damla, belki dalga dalga, içimize evreni doğurur.